15 TEMMUZ

Afganistan'da saat ABD’nin, zaman Taliban’ın

Afganistan da saat ABD nin zaman Taliban ın
17 Mayıs 2018 Perşembe, 09:16 ABD’nin veya Afgan güvenlik güçlerinin Taliban karşısında yine çaresiz kalması, hem ülkedeki güç dengesini hem de işgalden on yedi yıl sonra ABD’nin karşı karşıya olduğu çıkmazı göstermesi açısından oldukça öğretici.

- İSTANBUL // ÖMER ASLAN -



Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani'nin Taliban'a sunduğu cesur barış önerisini incelediğimiz önceki yazıda Afganistan'da barışın yakın olmadığını söylemiştik. Bunun birden çok nedeninin olduğunu, ama en önemli nedenin ABD'nin çelişkilerle dolu Güneydoğu Asya stratejisi olduğunu da eklemiştik. Taliban geçen iki ay sonunda Gani'nin önerisine yazılı veya sözlü değil, silahlı cevap vermeye hazırlanıyor. Taliban baharın yaklaşmasıyla birlikte "geleneksel" bahar taarruzunu başlatacağını duyurdu. Taliban ABD'ye açıkça meydan okur ve bombalı eylemlerine devam ederken rakibi DEAŞ da Ekim ayındaki meclis seçimleri için seçmen kaydı yaptıran Şii Afganlara saldırıyor. ABD'nin veya Afgan güvenlik güçlerinin yine çaresiz kalması, hem ülkedeki güç dengesini hem de işgalden on yedi yıl sonra ABD'nin karşı karşıya olduğu çıkmazı göstermesi açısından oldukça öğretici. Nihayetinde, bölgesel aktörler pozisyonlarını ve ilişkilerini yeniden gözden geçirirken ABD'nin çıkmazı derinleşmeye devam ediyor.

Hem Rusya'nın hem de İran'ın Afganistan'daki etkilerini geliştirmesini, Ortadoğu'da olduğu gibi yine DEAŞ sağlıyor. DEAŞ bir yandan Taliban'a karşı "alan içi rekabet" oluştururken, diğer yandan İran ve Rusya'nın Afganistan'daki varlıklarını meşrulaştırmalarına yardımcı oluyor. Şii Afganların yaşadığı bir mahallede Ekim seçimleri için kayıt işlemi yapılan noktaya ve ardından Afgan gazetecilere yönelen saldırıları DEAŞ üstlendi. DEAŞ bir yandan bu saldırılarla ülkede etno-sekteryen eksende bir ayrışma yaratmak, mevcut ayrılıkları daha da deşmek isterken diğer yandan da Afgan hükümetinin meşruiyetini sorgulamaya açıyor. Bu açıdan aynı saldırılarla hem Taliban'a karşı rekabet ediyor hem de Taliban'ın amaçlarına kısmen hizmet ediyor. Amerikalılara ait "Afgan kapasite artırımı" söylemine rağmen, Afgan güçlerinin "güvenliği sağlamada" açıkça başarısız olduğunu göstererek Afganlara hükümetin varlığını sorgulatıyor.

Seçmen kayıt noktasına yapılan saldırıdan hemen sonra, olaya tanıklık eden Şii Afganların "Yardım beklediğimiz bu hükümetten artık ümidimizi kestik", "Belli ki hükümetin bizi koruyacak gücü yok; silahlanmalı ve kendi güvenliğimizi sağlamalıyız" şeklindeki demeçleri, saldırıların amacına ulaştığını gösteriyor. Bu tür saldırılar, İran'ın özellikle Şii Afganların yaşadığı bölgelerde Sovyet işgalinden bu yana kurduğu bağların ve ağların daha da güçlenmesine yol açacaktır. DEAŞ varlığı ve ABD'nin yanlış stratejisi, Pakistan ve Rusya ilişkilerinde "Afgan cihadı" döneminden kalma soğukluğun devletler düzeyinde aşılmasına da neden oluyor. Bu ABD için önemli bir "başarı".

Eski düşman yeni dostlar

Rusların DEAŞ'a karşı mücadelede yardım ve teşvik için eski düşmanı Taliban'a silah yardımı yapması, hatta Taliban'la DEAŞ karşıtı istihbarat paylaşımında bulunması açık bir gösterge. Afganistan hükümetinin bu durumdan hoşlanmadığı ortada olsa da yapabileceği pek bir şey yok. Rusya ile Pakistan arasında da yakınlaşma var. İki ülkenin bakanlıklar arası milli güvenlik danışmanları düzeyindeki ilk buluşma nisan ayı sonunda yapıldı. Bu buluşmada savunma ve istihbarat ilişkisinin geliştirilmesi konuşuldu. Pakistan ABD'nin baskısı karşısında sadece Çin'le olan stratejik ilişkilerini güvenmekle kalmıyor, Rusya'yı da yanında görmek istiyor. Pakistan'ın son olarak Rusya'ya "çok boyutlu stratejik ortaklık" geliştirme teklifinde bulunduğu söyleniyor. Pakistan'da son dönemde, ABD'ye karşı Çin, Rusya, İran, Türkiye hattının geliştiği şeklinde (belki basite kaçan ama işe yarar) bir okuma var. Pakistan da var olduğunu düşündüğü bu eksen içerisinde görünerek Afganistan denklemi içinde ABD'ye karşı elini kuvvetlendirmek istiyor.

ABD'nin Avrupalı dostları arasında, Afganistan ve Pakistan özelinde Almanya, özellikle Taliban'la barış süreçlerinde son derece aktif rol oynuyor. Ancak İngilizler de dahil olmak üzere kimsenin ABD'nin yanlışlarına ortak olma veya maliyetine katlanma niyeti yok. Ayrı bir parantez açmak gerekirse, İngiltere Afganistan'ın işgalinden itibaren ülkede sürekli aktif olduğunu görmek gerekiyor. Fakat İngilizler Amerikalıların aksine, kendi tecrübelerinden de yola çıkarak, en başından itibaren El-Kaide'ye vurulan darbenin ardından Taliban'la masaya oturulmasından ve izlenilen askeri stratejiye ek olarak siyasi, sosyal ve kalkınma adımlarının hızlıca hayata geçirilmesinden yanaydılar. Amerikalılar bu adımları tam anlamıyla işgalden ancak yıllar sonra, Irak'ta "counter-insurgency" (ayaklanmaya karşı koyma) yöntemini başarıyla uyguladığına inandıkları General David Petraeus'u Afganistan'a kaydırdıktan sonra uygulamaya başladılar.

İngilizlerin yumuşak gücünün bu süreçte Afgan elitleri nezdinde hep sahnede olduğunu da belirtmek gerek. 11 Eylül saldırılarından birkaç gün sonra Amerikan güvenlik kurumları Afganistan'ı işgal için planlar yaparken, Pentagon'un hazırlıksız yakalandığı ve analistlerin Afganistan'ı onlarca yıllık İngiliz haritaları üzerinden incelediği söylenir. Amerikalı gazeteci Steve Coll İngiliz muhataplarının "kusursuz kriket sahaları ve sıcak birayla dolu bir İngiltere hayali besleyen" (dönemin Devlet Başkanı) Hamit Karzai'ye en sevdiği İngiliz dizisini içeren bir video set hediye ettiklerini anlatır. Sovyet işgaline karşı mücadele eden mücahit komutanlardan Ahmet Şah Mesut'un tek oğlu da babasının 2001'de El-Kaide tarafından öldürülmesinden sonra İngiliz askeri akademisi Sandhurst'e gitmiş ve orada okumuştu. Ama aynı İngilizler 2009'da yaklaşan devlet başkanlığı seçimleri öncesinde Karzai'nin gitmesi için de ellerinden geleni yaptılar ve Amerikalıları ikna etmeye çalıştılar. İngiliz askerlerinin de Taliban'a karşı savaşırken hayatlarını kaybettiği bu süreçte, İngilizler "(Taliban'dan) temizle-elinde tut-inşa et ve (Afgan güvenlik güçlerine) transfer et" stratejisinin başarısız olacağını Amerikalılardan çok daha erken fark ettiler. İngiltere'nin Kabil Büyükelçisi Sherard Cowper-Coles "Afgan hükümetinin kapasitesinin bir sanrıdan ibaret" olduğunu yıllar önce söylemişti. Yıllar sonra, Trump yönetimi döneminde de hâlâ Afganistan ordusu ve polisinin kapasitesi arttırılmaya çalışılıyor. Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde Taliban'ın zemin kaybettiği gibi gülünç bir iddiada dahi bulundu.

Tüm bu olup bitenler arasında Çin sessiz sedasız bölgedeki varlığını pekiştirmekle meşgul. Çin'in bölgeye yönelik bakışını belirleyen en temel faktör "Tek Kuşak Tek Yol" projesinin güvenliğini sağlama isteği. Pakistan'la olan ilişkisini stratejik seviyede korurken, bunun bölgedeki genel politikasının önüne geçmesine de izin vermiyor. Pakistan ile Afganistan ve Pakistan ile Hindistan arasındaki tüm sorunlara rağmen, Hindistan ile işbirliği yaparak Afganistan, Tacikistan, Kırgızistan, İran ve Çin'i kapsayan bir demiryolu hattı projesini hayata geçirmeye çalışıyor. Bu tür projelerle Afganistan'ı da "Tek Kuşak Tek Yol"a dahil etmeye çalışıyor. "Tek Kuşak Tek Yol" projesinin Pakistan'daki güvenliğini büyük oranda Pakistan ordusuna devretmiş durumda. Afganistan'da aynı şeyi yapamadığı için, gerekli gördüğü yerde kendi birliklerini kısıtlı alanda, çok dikkat çekmeden görevlendirmekten de çekinmiyor. Örneğin Afganistan'ın en kuzeydoğusunda, ülke topraklarının Çin'e uzandığı bölgede, Uygurların hareketli olduğunu iddia ederek Afganistan'ın izniyle bölgeye asker konuşlandırmayı planlıyor. Pakistan'da bile, Pakistan ordusunun tam kontrolü sağlamakta zorlandığı İran sınırında, Belucistan'daki silahlı gruplardan emin olmak adına, farklı gruplarla gayriresmi olarak görüşmeler yapabiliyor. Bölge siyasetinde Çin epey aktif ama en azından şimdilik bu hareketliliğini "işgalci" konumuna düşmeden, bir yerleri kırıp dökmeden yapmak istiyor. Daha da önemlisi, dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi, bu bölgeye de demokrasi, insan hakları, şeffaflık gibi değerlerle yaklaşmıyor.

ABD Afganistan'da —kendisinden önceki işgalcilerin, İngilizlerin ve Rusların yaptığı gibi— keskin ve kesin kararlar vermediği sürece içinden çıkamayacağı bir bataklığa saplanmış durumda. Taliban'la açıkça masaya oturmaları, çekilme için somut takvim sunmaları, Pakistan ve Çin'le anlaşmaları gerekiyor. Ayrıca Afganistan'da barış ya resmi olarak yerel yönetimlerin güçlendirilmesini ya da gayriresmi olarak bazı bölgelerin Taliban kontrolüne bırakılmasını gerektirecek. Aksi takdirde, yılda 60 milyar dolar harcayan ABD, yılda 60 milyon dolarla kendisine meydan okuyan bir örgütle ve daha az maliyetlerle meseleyi kanatmayı bekleyen ülkelerle karşı karşıya kalacak. Trump yönetimi Afganistan'dan geri çekilme takvimi sunmayı reddetse bile eski deyiş hala geçerli: "Saat ABD'ye ait ama zaman Taliban'ın" (ve Rusların, Pakistan'ın, İran'ın, Çin'in).

[Ömer Aslan, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde doktor-öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır]

LAPİS