Kelepirci 60

DEAŞ sonrası Ortadoğu'da Rusya demokrasiyi neden desteklemez?

DEAŞ sonrası Ortadoğu da Rusya demokrasiyi neden desteklemez?
19 Temmuz 2017 Çarsamba, 14:50 Meseleye taraf olan dünya güçlerinin yaptığı istifa çağrılarına rağmen Esed'in hâlâ iktidarda duruyor olması, Ortadoğu'daki otoriter liderlerin geleceği konusundaki tartışmaların da ana hatlarını belirliyor.

- MOSKOVA / YURİ BARMİN -

DEAŞ'ın sonu 2017'de gelmiş olabilir. Musul geçtiğimiz günlerde Irak ordusu tarafından kahramanca kurtarıldı. Suriye'de Rakka'nın ele geçirilmesi de an meselesi gibi duruyor. Bölgeye üç senedir hakim olan DEAŞ korkusuydu ve çöküşünün başlangıcına şahit olduğumuz bugünlerde, DEAŞ sonrası Ortadoğu'nun nasıl olacağına ilişkin müzakereler ivme kazanıyor. Rusya'nın bu tartışmalara yabancı olmaması şaşırtıcı değil ve ABD'nin nüfuzuna karşı rekabetini sürdürdüğü bölgede, geleceğin şekillendirilmesinde rol oynamak istiyor.

Meseleye taraf olan dünya güçlerinin yaptığı istifa çağrılarına rağmen Beşşar Esed'in hâlâ iktidarda duruyor olması, Ortadoğu'daki otoriter liderlerin geleceği konusundaki tartışmaların da ana hatlarını belirliyor.

Moskova nerede duruyor hâlâ belli değil

Bölge tarihsel olarak, çeşitli rejimlerin ne kadar ömür sürebileceğinin test edildiği bir alan haline geldi ve bugün hâlâ Batı tipi demokrasilerden monarşilere, açıkça tiranlık diyebileceğimiz rejimlere kadar geniş bir yelpazeye ev sahipliği yapıyor. ABD'nin ve Avrupalı ​​ortaklarının geleneksel olarak Ortadoğu'da demokratik değerleri savunmuş olması bir sır değil; sır niteliğinde olan şey, Moskova'nın konuyla ilgili şimdiki tutumu.

Ülkeye savaş sonrası dönemde kimin liderlik edeceğine bir cumhurbaşkanlığı seçimi yoluyla Suriye halkının karar vermesi konusunda ısrar etmekle Rus yetkililer, açıkça Suriye'nin demokratik bir geleceği olduğunu ifade ediyorlar. Ancak Moskova'nın Esed'e desteğini sürdürmesi, gözlemcilerin Rusya'nın Suriye'de demokratik bir geçiş sürecine ciddi şekilde destek vereceğine inanmasını zorlaştırıyor. Ülkenin kendi tarihine ve Arap Baharı protestolarına ilişkin tecrübelerine bakacak olursak, bu görüş çok da ihtimal dışı olmayabilir.

Rusya'nın Arap Baharına ilgisi

Ortadoğu'da ayaklanmaların patlak verdiği zamana kadar, bölgede toplumsal huzursuzluğun kolaylıkla yayılabilmesi Rusya'nın pek dikkatini çekmiyordu. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'a göre Arap Baharı herkesin beklediği bir sürprizdi, ancak onun ne zaman gerçekleşeceğini kimse kestiremiyordu. Rusya'nın Arap Baharına gösterdiği reaksiyona, en hafif tabiriyle 'tutarsız' diyebiliriz: Kremlin bazı durumlarda protestoların şiddet olaylarına evrilmesiyle ilgili endişelerini ifade etmekle yetinirken, bazılarında ise isyanı kınayan sert beyanatlar yayınladı. Buna iki mühim örnek Libya ve Suriye'dir.

'Renkli devrimler' Rusya'ya birer uyarı niteliğindeydi

Rusya siyasetine yön verenler, 2000'lerin başında Rus sınırına çok yakın bölgelerde benzer hareketlenmelere daha önceden şahit oldukları için, Ortadoğu'da yaşanan isyan dalgasına son derece aşinaydılar. Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan'da gerçekleşen ve büyük Rusya antipatisine sahip rejimler ihdas eden siyasi darbeler, bu darbelerin arkasında Batılı hükümetlerin olduğuna ve aynı senaryoyu Moskova için de öngördüklerine Vladimir Putin'i ikna etti. Bu nedenle Arap Baharı, 'renkli' olarak algılanan devrimlerin, Rusya'nın rakipleri tarafından aktif şekilde kullanılan bir dış politika aracı olduğuna dair bir uyarıcı oldu.

NATO'nun Libya'daki askeri harekatı, Rusya'nın rejim değişikliği operasyonları olarak gördüğü hadisenin nereye evrilebildiğini gösterdi. Önceden Rusya'nın rakiplerinin destek verdiği iç muhalefet güçlerinin yaptığı işler, bu sefer doğrudan Batı tarafından yapılır oldu ve dahası, Birleşmiş Milletler'in (BM) onayıyla yapıldı. Libya harekatı, BM Güvenlik Konseyi kararını veto etmemeyi tercih eden Kremlin'i aldatıldığı hissine sevk etti. Eski Sovyetler Birliği bölgelerinde yaşanan Renkli Devrimler gibi, Arap Baharı protestoları da demokrasi talebi yaftasıyla geldi ve bu haliyle Batı tarafından büyük destek gördü. Batı tarafından desteklenen demokratik değerlerle Arap Baharı arasında görülen bağlantı ise kaçınılmaz olarak Moskova'da bir velveleye sebep oldu.

Kremlin Batı demokrasisine karşı dikkatli

Bu sürecin bir sonucu olarak Kremlin, demokrasinin Batı tarafından dayatılan Batı versiyonunu, bölgeye yabancı, istikrarsızlık getiren ve karışıklık tohumları eken bir konsept olarak görüyor. Öte yandan Rusya'nın, bölgedeki herhangi bir demokratik rejimin sağlayabileceğinden çok daha uzun süreli istikrar sağlama konusunda rüştünü ispat etmiş otoriter Arap liderleriyle ilişkisinin uzun bir geçmişi var. Önce Sovyetlerin sonra da Rusya'nın temsilcisi gibi hareket eden Ortadoğu'daki bu otoriter rejimlerin, had safhada silahlandığı ve bekalarının büyük ölçüde Moskova'nın mali ve askeri desteğine muhtaç hale gelmiş olduğu doğru. Ancak yine de bazı durumlarda ortaya çıkan tüm imkansızlıklara rağmen hayatta kalmayı başardılar. Libya ve Suriye bunun iki örneğidir. Bu sebeple, bir ömürlük ortakları Arap Baharı'na yenik düşünce, Moskova'nın sinirleri gözle görülür şekilde bozuldu.

Esed'in iktidarda kalması yanlış mesaj veriyor

Kremlin hızla değişen bir dünyada değişmeden kalabilmeye dair kendi tecrübesini belli bir ölçüde Ortadoğu'ya yansıtıyor. Putin'in 2000'lerin başında devraldığı Rusya, bugün liderlik ettiği Rusya'dan çok farklıydı. Putin'in Ortadoğu'daki rejimlere dair algısını yönlendiren şey, siyasi gündemin, iktidarda olduğu son 17 senedir bir güvenlik meselesi haline getirilmesi ve iktidarın başkanın elinde toplanarak muazzam bir güce dönüştürülmesi.

Esed'in, özellikle Rusya'nın desteğine bağlı şekilde, bütün bir kanlı Suriye savaşı boyunca iktidarda kalabilmiş olması, Ortadoğu'da istikrarın güvencesi olan ve Batı'nın dayattığı demokratik değerlerin 'zehirli etkisini' sınırlandıran şeyin otoriterlik olduğu fikrini güçlendirebilir.

Vladimir Putin'in otoriterliğin bölgeye sağladığı istikrar hakkındaki kanaatinin muhtemel bir ortağı da, Ortadoğu'nun demokratikleştirilmesine yönelik Obama döneminde oluşturulan gündemi bir kenara atma konusunda kötü bir şöhrete sahip Donald Trump olabilir. Bu durum, sırf ABD'yi yanlarına çekebilmek için sivil toplumun yönetime katılımını ve liberalleşmeyi destekler görünmek zorunda kalan bölge ülkeleri için iyi haber.

'Güdümlü demokrasi'

Suriye'de yaşanan savaş, Ortadoğu'da yeni bir otoriterlikten kaynaklanan istikrar döneminin veya Rusların genelde 'güdümlü demokrasi' dedikleri şeyin başlangıcını bize haber veriyor olabilir. Böyle bir dönemin başlaması, kısa vadede özgür demokratik kurumların ortaya çıkmasına müsaade edecek, büyük ihtiyaç duyulan bir sükunet dönemi olabilir. Ama aynı zamanda bölge için büyük riskler de taşıyor. Suriye, Libya ve muhtemelen bizzat Rusya dahil birçok örnekte gördüğümüz gibi, otoriter rejimler eninde sonunda daimi bir savunma pozisyonuna geçerler. İstikrarı ve varlıklarını devam ettirme arayışları sebebiyle, hiçbir tehdidin olmadığı yerlerde dahi kendilerine yönelmiş tehditler algılarlar. Bu rejimler çoğu kez tek bir kişiliğin etrafında temerküz eder ve bu da onları sürdürülemez hale getirir.

DEAŞ sonrası Ortadoğu'nun demokratik bir yol izlemek konusunda başarılı olup olamayacağı belirsizliğini koruyor. Ancak Vladimir Putin ve Donald Trump'ın bu günlerde üzerinde anlaşabileceği bir şey varsa, o da otoriterlik dönemine geri dönmenin bölgenin hayrına olabileceğine dair kanaattir.

Mütercim: Ömer Çolakoğlu

[Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi'nde Ortadoğu ve Rusya ilişkileri uzmanı olarak görev alan Yuri Barmin, Kuveyt ve Bahreyn'deki Arap Baharı protestolarıyla ilgili yüksek lisans tezini Cambridge Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde tamamlamıştır ve Rusya'nın Kuzey Kafkasya ve Körfez ülkeleriyle ilişkileri hakkında çalışmaktadır]