Kelepirci 60
Agâh ÖZGÜÇ
Agâh ÖZGÜÇ

Hem kurban hem cellat: Yılmaz Güney

agahozguc@haberdukkani.com 13 Nisan 2011 Çarsamba

47 yıllık (ansiklopediler doğum tarihini 1937 olarak gösterseler de yıllar önce kendi açıklamasına göre 1931'dir.) Yaşamının bir bölümünü "mapushane damları" altında geçiren Yılmaz Güney, "sevapları ve günahları"yla Türk sinemasında bir "olay adam"dır.

1958'de bir buçuk, 1972'de 2 ve 1974'de 8 yıl cezaevlerinde yattığına göre, tam on bir buçuk yılı "içeride" geçmiş demektir. Bir de altı aylık "sürgün"ü vardır Güney'in... Ya 9 Ekim 1981'de Isparta Cezaevi'nden "bayram izni"yle çıkıp Fransa'ya kaçan "yasaklı sanatçı"nın ölene dek yabancı topraklarda bir "sürgün" gibi yaşaması! Bu da bir "ceza" sayılmaz mı? Uluslararası üne sahip bir Türk sanatçısının Türk vatandaşlığından çıkarılıp Nazım Hikmet gibi dostlarından, doğduğu topraklardan uzakta yaşama veda etmesi, "ceza"ların en ağırı...

1965 yılında Yılmaz Güney'in oynadığı sıradan, düzeysiz filmlerden biriydi: "Üçünüzü de Mıhlarım"

Bir kan davası konusunu işleyen "Üçünüzü de Mıhlarım" 1994 yılının başlarında evinde çıkan bir yangın sonucu yitirdiğimiz Bilge Olgaç'ın ilk yönetmenlik denemesiydi. Ve Yılmaz Güney, 1965 yılında yapımcı Hasan Kazankaya adına çevirdiği filmde, babasını camide namaz kılarken öldüren üç kardeşin izini sürerek kanlılarından intikam alıyordu. Ancak bu ve benzeri filmler, taşra sinemalarında büyük iş yapıyordu. Özllikle çocuk ve genç izleyiciler bu tür filmleri yürekten alkışlayarak "Çirkin Kral"a sevgi gösterilerinde bulunuyorlardı.

Demek ki iyilerin yanında "masal" anlatan kötü filmlerin de oyuncularını "yıldız"laştırıldığı, giderek "efsane" katına çıkardığımgerçekti. Yılmaz Güney, bu düzenin ve bu değer ölçülerinin en tipik örneğiydi.

Olayın geçtiği 1965, aylardan da Temmuz'dur...

O sıcak ve ateşli gecelerden birinde Yılmaz Güney, "Üçünüzü de Mıhlarım"ı çevirdikten bir süre sonra beyazperdede canlandırdığı olayı gerçek yaşamına geçirdi ve gerçekten "üç kişiyi mıhladı" .. Deli-dolu hızlı bir yaşam sürdürdüğü o günlerde bu "film"lik olayı gerçeğe dönüştürüken "bilinçli" mi, yoksa bilinçsiz mi olduğu elbette ki tartışılır...

Yılmaz Güney, Taksim Sıraselviler'deki meşhur kulüp-12'deki bir masada, sanatçı arkadaşları Tuncer Kurtiz ve Tülin Elgin'le birlikte eğleniyordu. Bu sırada yine ortak arkadaşları Gülsün Kamu sahneye çıkıp şarkı söylemeye başlayınca karşı masaların birinde gürültü kopmuş, laf atmalar başlamıştı. Güney'in masasındaki Tuncel Kurtiz, bu harekete müthiş sinirlenmişti.

Çünkü Gülsün Kamu, Kurtiz'in tiyatrodan yakın arkadaşıydı. Şamatayı çıkaranlar da dönemim "Kalipso Kralı" Metin Ersoy'un masasında oturanlardan orkestra şefi, müzisyen İlhan Feyman ve dostlarıydı. Kurtiz, öfkeyle atılıp İlhan Feyman'a susmalarını ihtar edince, iki grup arasında tartışma çıktı. Olaylar büyüdü, gece kulübü iyice karıştı. Bu karmaşada İlhan Feyman boynundan, kardeşi Alper sol memesinin altından ve kavgacıları ayırmak için araya giren Kulüp-12'nin ortaklarından Bülent Evci de çeşitli yerlerinden bıçakla yaralanıyordu.

Bu üç kişiyi sustalı bıçakla yaralayan, Yılmaz Güney'di.

Olaydan sonra mağdurlar, şikayetten vazgeçerlerken ünlü aktör de kefaletle serbest bırakılıyordu.

Güney'in yaşamındaki ilk yaralama olayı böyle kapanmıştı.

Yılmaz Güney'in olaylarla dolu yaşamı roman yapraklarına sığmayacak kadar hareketlidir. İnişleriyle çıkışlarıyla... Sanatçının özel ve sinema yaşamına baktığımızda genel olarak iki ayrı dönem görürüz. İlki tabancalı, bıçaklı, olaylı bir yaşam biçimi, ikincisi ise olgunlaşma ve durulma dönemidir. Kuşkusuz sanatçının özel yaşamını düzene sokmasındaki en büyük pay eşi Fatoş Güney'indir.

Daha önce aynaları kurşunlayan, üç kişiyi bıçakla yaralayan, ilk nikahlı eşi Nebahat Çehre'nin üzerine otomobilini süren "Çirkin Kral", Fatoş Güney'le evlendikten sonra olgun bir yaşam biçimini seçmiştir. Nevar ki olgunluk dönemine sartlayıp hayatının akışını değiştiren bir "cinayet" olayı, yazgısını allak bullak eden bir "talihsizlik" olmuştur.

14 Eylül 1974, bu açıdan bir aktörün yaşamındaki en uğursuz gündür. Çünkü Adana'nın Yumurtalık ilçesine, "Endişe" adlı filmini çekmek için giden Yılmaz Güney, hakim Sefa Mutlu'yu bir tartışma sonucu tabancayla öldürmüştür.

Güney, ilçe hakimini neden vurmuştu?

Ele avuca sığmaz günlerinde olduğu gibi yine içkili miydi? yine olay çıkarmak için böyle tehlikeli bir oyuna mı girmişti? Aktörü tanıyanlar, geçmişteki hızlı ve maceralı yaşamını bilenler ya da peşin yargılarla düşünenler için ilk akla gelen sorulardı bunlar.

Oysa olayların akışı tahmin edildiği gibi değildi. Yıllar önceki olayda adları tanık olarak geçenlerin adli soruşturmada verdikleri ifadelere göre, her şey aşırı içkili olan hakim Sefa Mutlu'nun hakarete dönüşen sataşmaları yüzünden olmuştu. Örneğin o gecenin tanıklarından ve filmin oyuncularından tiyatro sanatçısı Ayşe Emel Mesci'nin polisteki ifadesine göre, Yılmaz Güney, karısı Fatoş Güney, Adana Belediye Başkanı Ege Batur ve film ekibiyle Sahil Gazinosu'nda otururken karşı masadan hakim Sefa Mutlu, ünlü aktöre hitaben: "Benden başka kral varsa, anasını avradını... O kralsa ben imparatorum" diye laf atmıştı.



Güney'in asistanlarından Ali Özgentürk'e göre ise hakimin masasından birkaç kişi Güney'in üzerine doğru yürümüşler, o da onları durdurmak için, havaya iki üç el ateş etmişti.

Bu itişme kakışma sırasında sağ elinin orta parmağına isbet eden tabanca mermisiyle yaralanan Güney'in asistanı Şerif Gören de ifadesinde şöyle diyordu:
"İki üç kişi üzerine yürüyünce Yılmaz, birden ayağa kalktı. Elinde bir tabanca vardı. Hadise olmasın diye, hemen üzerine gittim, tabancayı aldım. Bu sırada farkında değilim bir veya iki defa silah patladı ve parmağımdan yaralanmışım. Parmağımdaki yara, tabancayı Yılmaz'ın elinden alırken meydana geldi."

Gerçekte olay hayli karışıktı. Görgü tanıklarının ifadleri farklıydı. Kimi Güney'in elinde tabanca görmediğini söylerken kimi de gördüğünü iddia ediyordu. Öldürülen hakimin eşi Nuran Mutlu:
"Eşim Yılmaz'ın elinden tabancayı almak istedi. Yılmaz, sol ayağı ile vurunca eşim yere düştü. Eşim sandalyeyi yerden alıpğ kendini müdafa etmek istedi ve Yılmaz da o sırada ateş etti ve eşim yere düştü" diye, ifade verirken, bu kez ortaya Güney'in yeğeni Abdullah Pütün çıkıp:
"Hakimi ben öldürdüm" diyordu!

Hakimin öldürülmesinden sonra Yılmaz Güney arabasına binerken Jandarmalar tarafından tutuklanıp ifadesi için savcı karşısına çıkarıldığında neden "Katil benim, onu ben öldürdüm" diyememişti?

Oysa filmlerinde halktan yana olup, halkı sömürenlere karşı tavır alan, mer delikanli rolleriyle halkın sevgisini kazanan bir aktörden böyle erkekçe bir davranış beklenemez miydi? Bir anlamda halkın ve sokaktaki adamın sözcüsü olarak tüm filmlerinde bu tür bir "halk kahramanı"nı üstlenen Güney, onu sevenlerin gönüllerinde belki de daha bir devleşecekti. Kaldı ki ortada son derece ağır bir tahrik vardı ve Yılmaz Güney, eşinin baskısıyla içkiyi de bırakmıştı. Ve olay gecesi yalnızca "ayran" içmişti.

Ama kötü yazgısı nedeniyle olaylar talihsiz aktörün peşini bırakmıyor, yaşamının son günlerinde bile varlığından, yaşamını yitirdikten sonra da ölüsünden rahatsızlık duyan iktidarların "kurbanı" olan Yılmaz Güney, böyle bir olayda tuzağa düşerek "cellat" kimliğine bürünecekti.

Evet Yılmaz Güney, düştüğü ya da düşürüldüğü tuzağın hem "kurban"ı hem de "cellat"ıydı. (Agah Özgüç // Vizyon)

  • DİĞER YAZILARI