Kelepirci 60
Ümit OĞUZTAN
Ümit Oğuztan

İsrail Kennedy'i hiç sevmemişti

info@haberdukkani.com 16 Haziran 2010 Çarsamba

Yeni Dünya Düzeni Tanımlaması İle Başlayıp Süren Cinayetler ve Suikastler Zinciri Tüm Dünyayı İçine Aldı.

Körfez Savaşı'nın ardından Amerikan Başkan'ı George Bush, Yeni dünya düzeni kuruluyor demişti.

İfade edilen, liberal demokrasiydi. Fakat gözardı edilemeyecek gerçek, tarif edilen yeni dünya düzeninin planlarının bu kadar yeni olup olmamasıdır.

Acaba bu Yeni Dünya Düzeni bir anda mı ortaya çıkıyordu?
Yoksa, Kristof Kolomb ve Kabala Felsefesi'ne dayanan bir düzen miydi?

Yeni Dünya nereden yönetiliyor? Ya da onların deyimiyle nereden yönetilecekti? Yeni Dünya Düzeni'nin yönecileri kimler ve ne amaçla kurulmuştu?

Evet, Yeni Dünya Düzeni Washington kentindeki Beyaz Saray'dan yönetilecek; o bildiğimiz Oval Ofis'ten değil de Beyaz Saray'ın arka bahçesinde olan İsrail'den...

Yeni Dünya Düzeni kelimesi Amerika'nın oluşumundaki Kabala Felsefesi in bugünlere bıraktığı 500 yıllık ideolojik bir mirastı aslında.

Sözcüğü ilk kez Bush'un gündemine sokan isim; Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft'tu.

Brent Scowcroft, ABD'nin İsrail endeksli politikasının ateşli savunucusu, destekleyicisi ve uygulayıcısı, Alman Yahudisi Henry Kissenger'in öğrencisi ve ikinci adamıydı.
Amerika'nın ekonomi ve dış politikasının etkili belirleyicileri Yahudiler, tüm bu güçlerine kurdukları lobiler sayesinde ulaştılar.

Tüm insanlığı materyale bağımlı hale getirip, maddi değerler üzerinden çıkarlar elde ettiler.

Öyle ki; bu lobicilik faaliyetleri çekinilmeyecek ve korkulmayacak bir çalışma yöntemi değildi! 22 yıl boyunca Amerikan Kongresi'nde görev yapan ve sonu lobi parmağıyla olan Paul Findley'in -They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront İsrael's Lobby (Konuşmaya Cesaret Ettiler: İnsanlar ve Kurumlar İsrail Lobisiyle Karşı Karşıya) adlı kitabında lobinin gücünün sanılandan çok daha fazla olduğunu, sadece ABD'ye değil tüm dünya olaylarında etkin rol oynadığını açıkça anlatıyordu.

Paul Findley'in bu bilgilere ulaşması ve kitabını basacak yayınevi bulması da "lobi"nin etrafına saçtığı korku mekanizması nedeniyle oldukça zor gerçekleşmişti.

Paul Findley, 1982 yılı Kongre seçimlerini lobinin rakibini desteklemesi nedeniyle az farkla kaybetmiş ve kongreye veda etmişti.

Fakat Findley, kongreden ayrılışı ve daha önceden kendisine karşı gerçekleşen olaylardaki garipliği sezecek kadar kurt bir politikacıydı.

Yazdığı "They Dare to Speak Out" adlı kitabına şöyle der: Kongre dışındaki yönetim, kongre ve başkanı da kesinlikle etki altına almalıydılar. Acaba onlara ne tür bir yatırım uygulanıyordu?

ABD Başkanı'nı korkutacak kadar güçlü olan lobi in yönetimin üst kademelerinde mevzileri olmalıydı. Acaba başka nelere uzanabiliyorlardı?

Farklı mesleklerden insanlar üzerinde de denetimleri var mıydı?

Örneğin, bir üniversite kampusündeki öğretmen ve öğrencilerin konuşma özgürlüklerine yönelik, bana uygulanan türden baskılar var mıydı? Din adamlarının durumu neydi ya da işadamlarının? Ya özgür bir toplumu oluşturmada yaşamsal önemdeki insanlar ne durumdaydı?

Gazeteciler, köşe yazarları, yayıncılar, televizyon ya da radyo istasyonları ve yayıncıları?"

Findley, adeta lobi ve destekçilerinin can damarlarına basmıştı. Bu kitap lobi in gerçek yüzünün gözler önüne serilmesine neden oldu.

Ama insanlar, yalnızca okudular ve öğrendiler, başka hiçbir şey yapamadılar.

Evet bu lobi gücü korkusunda en büyük pay: American İsrael Public Affaris Committe-AIPAC-(Amerika İsrail Halkla İlişkiler Komitesi) adlı örgütündü.

İsrail ve Yahudi aleyhtarı herhangi bir görüş yazı ve düşüncenin belirdiği her yerde AIPAC üyelerini görmek ve baskılarına maruz kalmamak mümkündü.

Tüm Amerikan Kongre üyeleri, ve senatörler AIPAC'ın tartışılması güç baskısını bilirler. AIPAC tek şey ister; her türlü platformda İsrail'in kayıtsız şartsız desteklenmesini.

1983 yılında Başkan Reagan bile kongre muhaliflerine karşı Lübnan'daki Amerikan Deniz Piyadelerinin varlığının gerekliliğini AIPAC sayesinde aşabilmişti. AIPAC seçimlerde üyelere İsrail'i her türlü konuda desteklemek şartıyla akıl alamayacak finansal destek sağlar. Seçilmeleri halinde ise; verilen taahhütlerin ifasını isterler.

İhanetin her türlüsünü asla kabul etmezler. Paul Findley gibi az da olsa İsrail aleyhinde de konuşabilenler çıkmıştır. Sonlarının aynı olacağını bilseler de..

İsrail hakkında Washington'da söz edilen her şey AIPAC'ın kulağına taşınır. Findley AIPAC'ın ilginç haber alma sistemini şöyle anlatır: "Kongrenin ve kongreye bağlı birçok komitenin çalışmaları halka açık olarak yapılır. Ve İsrail'i ilgilendiren her toplantıda mutlaka bir AIPAC temsilcisini not alırken görürsünüz. Bu temsilci demokrasinin kılıcı gibidir. Oradaki varlığı, İsrail hakkında en ufak olumsuz bir yorumun AIPAC merkezinde ulaşacağını gösterir."

Yukarıda anlatılandan da anlaşılacağı gibi insan konuşacağı kişiyi iyi tanımalıdır. Eğer İsrail hakkında konuşacaksa ince eleyip sık dokumalıdır. Bu lobiciler, İsrail ve Yahudi aleyhtarı her insan ve yayına hemen anında 'antisemit' suçlaması yaparlar.

Güçlü siyasi ve medya baskılarıyla da bunu büyük toplumlara kabul ettirirler.

Bunlara birçok örnek verilebilir. Kongre üyesi Paul Mc Closkey İsrail'in Batı Şeria'dan çekilmesini aksi halde Amerikan yardımının kesilmesi gerektiğini öne sürmüştü. Tabii bu durum lobi tarafından cezasız bırakılmayacaktı. Ve bir numaralı antisemit suçlamasına maruz bırakıldı.

Maine Senatörü William Hathaway lobi deklarasyonunu bir defa geri çevirmesi neticesinde, politik hayatının ve iş hayatının sonunu hazırlamıştı. Lobiye yüzde yüz saf sadakat kesinlikle şarttı. Lobi aleyhine faaliyet ve olaylarda yer alan tüm kişilere karşı ilk olarak hedef kişiye bağlı karşı yoğun bir dezenformasyon uygulanıyor ve sonra da o kişinin rakibi durumundakinin de etki altına alınıp desteklenmesi yöntemleri kullanılıyordu.

Lobinin politikaları dışında hareket etmek, yalnızca senatörler ve üyeler için değil;ayrıca başkanlar için de bir felaketti. Bu güçlü başkanlar ABD'nin politikalarını lobi aleyhine karşı belirlemeye başlarlarsa sonları cezasız kalmaz. J.F.Kennedy, Nixon, Bush ve Clinton'ın cezasız bırakılmadığı gibi..

ABD başkanlarının Lobi lehine politika izlemeleri ve adeta bir gelenek olup Masonlukla da ilişkileri gözardı edilemeyecek kadar büyüktür. Wilson, Roosvelt v.s gibi başkanlar da, bu geleneğin önde gelen uygulayıcılarındandır.
Harry S. Truman da, başkan olduğunda bir Mason'du hem de değişik ritlerden 33. dereceden.

Bu derecelerin en önemlisi 15 Haziran 1993'de Indepence locasında Knights Temps (Tapınakcı) derecesi almasıdır. Tapınakçı başkanın kuşkusuz bu tür bir lobiyle ilişki içinde olmaması olanaksız görünmektedir.

Nitekim Truman da Yahudi Devleti'nin kurulmasında her türlü desteği veren başkan olarak tarihin karanlık sayfalarına embeyaz bir sayfa! olarak girmiştir. Truman bu politikalarıyla direniyor ve ABD politikalarının önceliğini belirtiyordu. Süveyş Savaşı'nda Sina Yarımadası'nı işgal eden İsrail'in geri çekilmesini istediği gibi...

İki dönem boyunca başkan olan Eisenhower'in politikaları lobinin amaçlarıyla ters ilişki içeriyordu ve tepki topluyordu. Bu nedenle lobi bundan sonra gelecek başkanların üzerindeki baskıyı artıracaklarını, başkan adayları ile görüşeceklerini tekrarladılar. Ve AIPAC'ı asıl bu amaçlar için kurdular.

Başkan adayları ile yapılacak görüşmelerde, Eğer seçildiğinizde lobi faaliyetlerine destek olmaya söz verirseniz, kampanyanıza büyük yardımlar yapabiliriz dediler.

İlk denemelerini John F.Kennedy'e yaptılar.

Demokrat parti adayı Kennedy ile temas kuruldu ve görüşme gerçekleşti.

Findley olayı şöyle anlatıyor: "Seçimde bir süre Kennedy , New York'un önde gelen Yahudilerinin birinin evinde yemeğe kalmıştı. Ancak o akşam duyduğu bazı sözler canını fena halde sıkmıştı. Kennedy o akşamı yakın dostu gazeteci Charles Barlett'e anlatırken İnanılması zor bir deneyimdi demişti. Anlattığına göre o akşam yemeğe katılanlardan biri (Kennedy adamın adını vermemişti) Kennedy'e Kampanyanız sırasında bazı ekonomik güçlüklerle karşılaştığınızı biliyoruz demişti.

Ve eklemişti: Ancak önümüzdeki 4 yıl boyunca Ortadoğu ile ilgili politikalarınıza yön verme şansı tanırsanız, kampanyanız için size etkili bir şekilde yardımcı olabilirim. Bu öneri, Kennedy'nin hiç alışık olmadığı bir öneriydi. Kennedy alışık olmadığı bu çirkin teklife karşı lobiye red cevabı verdi. Ve avukatı Barlett'e ABD başkanından çok ABD vatandaşı gibi davrandığını ifade etmiştir. Kennedy bu hareketle tam bir lobi karşıtı olmuş, adeta sonun başlangıcının merdivenlerinden tırmanmaya başlamıştı. Kennedy lobi desteği olmadan başkan seçildi. Eisenhower'da olduğu gibi, lobi Kennedy'nin uyguladığı politikalardan ciddi rahatsızlık duyuyordu. Aynı şekilde babası Joseph Kennedy de lobinin hedefi altında bulunmuştu. Kennedy, lobiye ve İsrail yanlısı politikalara sıcak bakmıyordu. O çirkin öneri İsrail'e karşı soğutmuştu Kennedy'i..

Başkanlık döneminin ilerleyen zamanlarında Kennedy, İsrail ile politik çatışmalar içine düştü. İlk çatışma İsrail'in nükleer silah programı konusunda oldu. İsrail Başbakanı Ben Gurion, yoğun bir nükleer silah programı icra ediyor; Kennedy, İsrail'in nükleer silah programından yana bir politika izlediğini devamlı ifade ediyordu. Hatta İsrail'in Dimena reaktöründeki gizli nükleer çalışmalarını Kennedy biliyordu.

İsrail Başkanı Ben Gurion, mektuplarında Kennedy'e "Genç adam" diye, hitap ederek onu kendinden daha aşağı seviyede konumlandırıyordu.

Kennedy'nin ayrıca Araplara olan olumlu bakışı lobiyi tam anlamıyla çileden çıkarıyordu. Kennedy, Ortadoğu'da daha çok adil bir politika izlemeye çalışıyordu. O sıralarda patlak veren Cezayir-Fransa savaşında da Kennedy, Cezayir yanlısı politika izlemişti.

Fransa'ya silah desteği veren İsrail de ABD'nin bu tutumuyla Kennedy'nin artık ehlikeli bir insan sınıfına girdiğini açıkça ifade etmiştir. Ayrıca Kennedy, Mısır'la da iyi ilişkiler kurma eğilimine girmişti.

Kennedy, lobinin aleyhinde görüşlerine karşın çok büyük bir halk desteğini arkasında bulunduruyordu. Lobi tarafından da seçimlerde hiçbir zaiyat vermeyeceği biliniyordu.

Lobi Eisenhower da olduğu gibi bekleyemez durumda idi, acil çözümler aranmaya başlanmalıydı.

Çözümlerden birincisi Kenndy'i ikna edecek politikalar belirlemekti. Ancak bunu denemişler ve sert bir tepki almışlardı.

Çözümlerden ikincisi seçimlerde rakibini desteklemekti. Rakibi de Cumhuriyetçi Nixon'dı. Fakat Nixon'un Başkan olması lobi in işine gelmeyecekti. Çünkü Nixon'ın Kennedy'den çok fazla bir farkı yoktu.

Fakat lobiyle çok samimi olan bir isim vardı.O da başkanın yardımcısı Lyndon B.Johnson... Ayrıca Johnson'un başkanla da arası oldukça açıktı. Öyle bir olay olmalıydı ki, Johnson, Kennedy'nin yerine başkanlık koltuğuna geçmeliydi. Bunun için başkan ya istifa etmeliydi, ya da ölmeliydi. Kennedy'nin o sıralarda istifa etmeye hiç niyeti yoktu. Çünkü istifa edecek bir durum gözükmüyordu. Ve de başkan istifa etmeyecekti.

İşte bu anda başkanın sonunu getirecek planlar uygulamaya konuluyor, ve lobi kendine yakın ülkenin istihbarat örgütünü devreye sokuyordu..

Gelişen olaylar çerçevesinde görülüyor ki; Kennedy lobinin tamamen zıt çizgisinde idi. Kennedy suikastında Mason-Lobi-İsrail ilişkisi gerçek ama, gözle görülmez nitelikteydi. Bundan dolayıdır ki, bu olayda lobinin ismi hiç geçmez.. Fakat Kennedy'nin varlığı, her zaman lobi ve İsrail için kabul edilemez bir gerçek olmuştur.

Kennedy'i öldürmek, sanık sandalyesine oturtulduğu gibi ne Fidel Castro, ne de anti komünistler için başarılamayacak nitelikteydi.

Zamanla ele geçirilen bilgilerden anlaşılacağı üzere suikastın gerçekleşmesinde devlet içinde dolaşan güçlerin etkisi büyüktü. Tıpkı Türkiye'de Susurluk Skandalı'nda mevcut olduğu gibi..

Ancak bu suikast için en çok gerekçeleri olanların sanık sandalyesine oturmaları ilginçti.

Suikastteki MOSSAD parmağını en keskin ifadelerle 1993 yılında yayımlanan Amerikalı araştırmacı Michael Colins Piper, "Final Judgement" adlı yayınında dile getirdi. Bu kitap İsrail-Kennedy çekişmelerini en açık şekilde kamuoyuna sundu.

1963 yılında İsrail Başkanı Ben Gurion Kennedy'nin varlığının İsrail için tehlike olduğunu gerekçe göstererek istifa etmiştir.

New Orleons Savcısı Jim Garrison soruşturmaya alman Glay Shav'ı delil yetersizliğinden dolayı beraat ettirmiştir. Öyle ki Shav, MOSSAD'ın paravan şirketi olan bir firmanın yönetim kurulunda yer alıyordu. Ayrıca bu kirli ilişkilerde eski Fransız ajan MOSSAD'la suikastçılar arasında aracılık yapıyordu. Bu ajanın ilişkisi Kennedy'nin Cezayir yanlısı bir tutum içerisinde olmasıydı. Suikast araştırma komisyonu olan Warren Komisyonu, suçu daha çok adreslerle bağdaştırarak MOSSAD ilişkisini gözardı edilmesine neden oldu..

Tıpkı TBMM'de kurulan Susurluk Komisyonu Raporu'nda olduğu gibi kafaları iyice karıştıran adresler yumağı ortaya konmuştu.

Burada da suçun KGB'ye ait olduğunu öne süren kişi de CIA eski şefi J.Anleton olup, 'MOSSAD'ın manevi babası ünvanını kazanmış, İsrail yanlısıydı.

Olayın ardındaki diğer bir ilişki de, Kennedy'nin ardından başkan olan Johnson'ın İsrail'e yakınlığıdır. Öyle ki Johnson tarihte görülmemiş bir şekilde İsrail'e silah ve ekonomik yardımları gizli ve de açık olarak yapmıştır. Johson'ın İsrail bağlantısının yine en önemli göstergesi de İsrail uçaklarının kasten USS Liberty gemisini bombalamaları ve Johson'ın bu saldırıyı yanlışlık olarak değerlendirmesidir.

John. F. Kennedy'nin öldürülmesindeki devlet ilişkileri, Oliver Stone'un JFK adlı fîlminde az da olsa kamuoyuna yansıtılmıştır. Görünen o ki, Amerika tarihinde başkanın suikaste kurban gitmesi hem de o kadar halk desteğinin olduğu bir havada tarihin kabul edemeyeceği bir olaydır. Bu olayın çözülmesi için, Kennedy'nin politikalarının irdelenmesi kesin sonuca ulaşılmasında çok faydalı olacaktır.

Özellikle de Ortadoğu politikalarının. Ayrıca Kennedy'nin başkanlığı sırasında en büyük politik çatışmanın İsrail'le yaşanıyor olması gözden kaçırılmayacak noktadır.

Lobinin Kabalistik Felsefe ışığında gerçekleştirmeye çalıştığı, tarih boyunca sekteye uğradığı zamanlarda da başvurulan yöntemin, engellerin yok edilmesi olduğu bilinen bir gerçektir.

Ortadoğu politikalarına yön veren ABD ve İsrail arasındaki en ufak bir politik çatışmanın hedeflenen amaçlarda sapmaya uğrayacağı bilindiği müddetçe bu suikastın çözülmemesi veya kesin suçlunun tespit edilmemesi tarihin utanç verici ayıplarından biri olarak kalacaktır.

Dünyada yeni düzen fikrinin ağır bastığı Kennedy'nin öldürülmesi ne ilk olmuştur ne de son olacaktır.

Eğer aynı olaylar ve ilişkiler tekerrür ettiği zaman belki kendi ülkemizin güzide insanlarından bile kayıplar vermekte olduğumuz gerçeğini hatırımızdan çıkarmamamız gerekir.

Tarih boyunca oluşturulan kirli işlerin içinde bazen amatörce ortaya çıkan, bazen de kendini çok iyi kamufle eden MOSSAD, insanları kendi namlusunun ucuna yerleştirme politikalarından asla vazgeçmeyecek.

İnsanlığın geleceğinin ve dünyanın adil yöneticilerinin gözlerinin önündeki o küçük ve siyah dairenin MOSSAD'ın namlusunun ucu olduğunu hiç unutmamak gerekiyor.

Ümit Oğuztan

TÜM YAZILARI

Haber Dükkanı büyük