Kelepirci 60
Ümit OĞUZTAN
Ümit Oğuztan

İstanbul'un oluşumu

info@haberdukkani.com 16 Nisan 2010 Cuma

Yunanistan'da yaşayan Doriler'den, sömürge sahibi olmak isteyen Megara Halkının bir kafilesi, Delfi mabedinin hakiminin önerisiyle, Bizans adlı reisin önderliğinde, İsa'dan önce 657 tarihinde, yollara düşüp, Herodot'un körler diyarı olarak tanımladığı, Hz. Süleyman'ın Saba Melikesi Belkıs'ı hava değişimine gönderdiği, Sarayburnu'na gelip, göçler kavşağı da, konuçlanınca; Batılı'nın Doğu dünyasına ilk adım atışı gerçekleşmiş ve bu diyar; Bizans adıyla anılmaya başlayıp, kısa sürede dünyanın en iştah açıcı pastası olmuştu.

Bizans, Bizantiyon, Byzanca, Antonya, Nea Roma (Yeni Roma), Konstantinopolis, İstinpolis (Şehir içi), Asitane (Farsça'da eşik, devletin eşiği anlamında), Dar-üs-Saltana (Saltanat evi), Dersaadet (Saadet evi), Deraleye (devletin evi) ve Darülhilafe (Hilafet evi) adlarıyla anılan kentte, reis Bizans'la arkadaşlarının çocukları; Trakyalılar, Yunanlılar ve İranlıların ölümcül, yıkıcı ve yok edici saldırılarına karşı koymaktan, mutlu bir yaşam sürdürme olanağı bulamışlardı. Makedonyalı Filip'in iştahı kursağında kalırken; bir başka Makedonyalı Büyük İskender muradına erip kenti zaptetmiş, ama sefasını sürecek fırsatı bulamadan, cefalar içine gark olmuş, acılarla kıvranarak yeryüzünden göçüp gidişinin ardından; kentin sahibi olmak isteyen generalleri birbirlerine düşmüşlerdi..

Roma İmparatorluğunun eyaletiyken, bir anda yönetim merkezi olmayı başaran entrikacı kent insanı; üç yıl süren kuşatmada çelik gibi sağlam bir iradenin inatçılığıyla direnç göstermiş, ama içeride açlığa zayıf düşen iradeyle, kendi cesetlerini yiyecek denli canavarlaşıp yamyamlaşmış; 370 metre uzunluk, 180 metre genişliğe sahip, yüz bin izleyiciyi içine alabilen, görkemli hipodromunda, köle bir yaşam ve zulme başkaldıran otuz bin kişinin göz yaşlarına aldırmaksızın, acımasızca öldürerek, insanlığın tarih galerisine ayıplı bir toplum portresi armağan etmişti.

Tanrı'ya yakararak Diçimyus'la savaşa tutuşup galip gelince; İsa'dan sonra, 11 Mayıs 330 tarihinde, Doğu Roma'nın tahtına oturup, taç giyen İmparator Konstantin, bağımsızlığa kavuşan iktidarını koruyabilmek için, kırk bin Got erini gece-gündüz canları çıkana değin, kırbaç darbeleri altında inim inim inleterek çalıştırmış, yedi tepe, on üç daireden oluşan kentin, -altıncı ve yedinci tepeleri hariç- beş tepesini, kalın surlar ve burçlarla çepe çevre sarıp sarmalamıştı.

Reis Bizans'ın torunları, İsa'dan sonra 393'de Konstantinopolis de Olimpiyat oyunları meşalesini yakmışlardı, ama onca ölüm, zulüm, kan, göz yaşı, açlık, susuzluk ve hastalık salgınlarının ardından; otuz bir profesörün ders verdiği, ilk üniversiteye 405'de kavuşarak, gramer, hitabet, hukuk, felsefe ve sanatla kentin kuruluşundan, 962 yıl sonra tokalaşabilmişti.

413 tarihinde II. Theodos döneminde kentin surları yedinci tepeyi de içine almış ve on dört daireye bölünerek, emperyalizmin en güçlü kalesi olmuştu. Bizans'ın kalın taş surları genişledikçe, Doğu Roma İmparatorluğunun ihtişamı artmıştı, ama pasta daha iştah açıcı olmuştu. Bu yüzden Bizans'ı ele geçirmek için, ardı arkası kesilmeyen dalgalara set olacağı umuduna kapılan I. Jüstinyen, tahtını ve tacını korumak için Trakya'da bile surlar yaptırmak zorunda kalmıştı.

1395'de düştüğü yeri, yakıp-yıkan Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt, Bizans'ın kapılarına dayanınca, kentin tarihsel uğursuzluğu, karşısına aksak Timur'u çıkartmış; tahtını, ülkesini yitirip esir düşmüş, intihar dramıyla, noktalamıştı kaderini..

1453'de, savaşın elli üçüncü günü, Bizans'ın son İmparatoru Konstantin Dragozes, savaşta toprağa düşüp öldüğünde, Yıldırım Beyazıt'ın henüz 22 yaşındaki torunu Fatih Sultan Mehmet, Bizans'ın kalbini söküp almayı başarmış. Bir çağa son verip, yepyeni bir çağ başlatarak, insanlık tarihinin ölümsüzlük sayfalarına imzasını atmıştı. Ne var ki; çocuk sayılacak bir yaşta, İstanbul'u fetih edip, çağ kapatıp çağ açabilen Fatih'in kıskançlık duyulan parıltılı talihini; kentin uğursuzluğu, doktorunun ihanetiyle zehirlenerek ölme bahtsızlığına dönüştürmüştü.

İstanbul'u pay-i taht ilan eden, 1300 yılında dört yüz çadırlı aşiretten, 1453'e ulaştığında bir dünya İmparatorluğu kuran Osmanlı Hanedanlığı, Yedikule zindanlarında siyasi cinayetler, saraylar ve saray kafeslerinde başlattığı taht kavgaları furyasının yanısıra; kendi halkını 450 yıl matbaa makinasından mahrum bırakarak sürdürmüştü iktidarını.. Öldürülen sayısız şehzadenin, devrilen 14 padişahın, idam edilen 44 vezir-i azamın dramı, kanlı boğuşmalarla anlamsız bir kaosa sürüklenişleri yazının kalem izlerinde kağıda dökülsün istememiş olmalıydı Osmanlı...

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u fetettiğinde kentin nüfusu 50 bin kadarken, fetihten sonrasında, Rumeli, Anadolu, Avrupa, Asya ve Afrika'nın çeşitli yerlerinden insanlar getirtilerek İstanbul'a yerleştirilmeye başlanmıştı.

1461'de Fatih, Trabzon'u zaptedince çok sayıda Rum Galata'ya yerleştirmişti. 1475 yılında Gedik Ahmet Paşa'nın Kırım'ı fethinden sonra, Kefe'den 10 bin Müslüman ve 40 bin Ermeni getirilerek; Müslümanlar Kefeli semtinde, Ermeniler Gedikpaşa-Edirnekapı-Balat civarlarına iskan edilmişlerdi. Yavuz Selim, Doğu'dan 40 bin kadar Ermeni getirerek Samatya bölgesine yerleştirmişti. Yine Sultan Yavuz döneminde, yüzlerce Azeri Türk'ü İran'dan İstanbul'a gelmişti.

1520'de Kanunu Sultan Süleyman, Belgrad'ı alınca, kent halkından bazıları İstanbul'a gönderilerek, Yedikule-Topkapı ve Belgrad kapısı denilen yere yerleştirilmişti. Belgradlıların bir bölümü devşirme Mimar Sinan'ın yaptığı su bentlerini korumaları için, Belgrad köyünde oturtulmuşlardı. Yavuz ve Kanunu dönemlerinde İspanya'dan birçok Arap İstanbul'a getirilmişti. 1529'da Kral II. Filip'in zulmünden kaçan Araplar, İstanbul'a gelerek Galata civarına yerleşmişlerdi. Yine İspanyol zulmünden kaçan Yahudiler, Balat-Hasköy-Kuzguncuk ve Ortaköy semtlerinde iskan edilmişlerdi. Paşabahçe civarındaki Polenez Köyü, II. Abdülhamit döneminde Polonya'dan gelen göçmenler tarafından kurulmuştu..

Türkler'in eline geçen İstanbul, her ulustan göçmenin yerleşim bölgesi olmuş, kozmopolitan bir özellik kazanmıştı.

Ürgüplü halkı Ürgüplü mahallesine..Yenişehir halkı Yeni Mahalleye.. Mora Rumları Fener'e.. Selanik Yahudileri Tekfur sarayı ve Şuhut Kapısı (Çıfıt Kapısı) taraflarına.. Aksaraylılar Aksaray'a.. Çingeneler Balat'a, Arnavutlar Silivrikapı'ya.. Yahudiler Hasköy'e.. Anadolu Türkleri Üsküdar'a.. Tokat ve Sivas Ermenileri Sulumanastır'a.. Eğridirliler Çarşamba'ya.. Kastamonulular Kazancı mahallesine.. İzmirliler büyük Galata'ya.. Frenkler küçük Galata'ya.. Gelibolulular Tersaneye.. Samsun ve civar halkı Tophane'ye yerleştirilmişlerdi..

Kuruluşu göçle başlayan İstanbul, hala bir göçler kentiydi. Çünkü, taşının toprağının altından olduğu inancı yaygındı. İstanbul'da her ırktan, her dilden ve her inançtan insan, binlerce yıldan buyana mutluluk, özgürlük, servet ve aşk arıyordu. Bazıları buluyor, bazıları ise; son nefeslerine değin bitip tükenmek bilmez ihtiras ve binbir umutla, boşu boşuna çırpınıp duruyorlardı.

Bir zamanlar Hz. Süleyman'ın Saba Melikesi'ni hava değişimine gönderdiği, Megaralı reis Bizans'ın, İ.Ö. 657'de kentin temellerini attığı Sarayburnu'na, 4 Ekim 1926'da konan Alman Kriepel'in yaptığı ilk Atatürk heykeli Gazi:
"Ey fani dünyalılar, İstanbul ve tarihi geçmişi, sonsuza değin benim korumam altında yaşatılacaktır. Kalın taş surlar, saraylar, taçlar, tahtlar, entrikalar, cinayetler, savaşlar, imparatorluklar, din adına Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi olduğunu öne süren halifelik ve insanın köleleştirilmesini tarih galerisinin tozlu raflarına kaldırdım. Ben, binlerce yıldır hiç kimsenin yapamadığını bir gecede gerçekleştirdim. İnsanlığın mutluluğu için, her türlü zulmü yok ettim" diye, ilan ediyordu.

***

1453 yılından buyana her Türk'ün fetih etmeye can attığı bir kentti İstanbul.. İstanbul'da yaşamak!..

Rüşvetin, kaçakçılığın, yolsuzlukların, hırsızlıkların, büyük soygunların, fuhuş batağında pezevenklerin her ulustan genç kadın ile çocuk fahişeleri gözler önünde pazarladıkları, barların, kerhanelerin, randevu evlerinin, kumarhanelerin, gaspçıların, Mafia babalarının yatağı, casusların ve istihbaratçıların en rahat ettikleri, yasa dışı örgütlerin cirit attığı, enflasyonun, peşpeşe gelen zamların; hastanelerde inim inim inlediği halde, parası olmadığından kimsenin yüzüne bile bakmadığı fakir ve gebe kadınların, doğum masraflarını ödeyemeyince devlet hastanelerinde rehin tutulduğu, kurtuluş savaşı gazilerinin dilencilik yaptığı, bir gecede varoşların türetildiği, sırlarının çözülemediği faili meçhul cinayetlerin peş peşe işlendiği, cennet ve cehennemin bir arada olduğu, haksızlıklar, işkenceler ve zulümler kenti İstanbul'da yaşamak!..

Gençlikte zehirli umut çiçeklerinin açtığı, yaşlılıkta ise; kuraklaşıp çöle dönüşen yüreklerle.. Servetlerin bir gecede kazanılıp yitirilebildiği; aşk, şehvet, ihanet ve cinayetin içiçe olduğu..

Çıldırtan işsizlik, yoksulluk ve açlığın insanları inim inim inlettiği.. Dudak kıpırtıları arasında, içten içe bir sesle, yakarış yüklü dualarla Tanrı'dan ölümü dileyerek İstanbul'da yaşamak!..

Yaşayanlarının küfür edip sövdüğü, sürgündekilerin ise; özlem şiirleri yazdığı kent.. Doğu Roma ve Bizans İmparatorluğunun 500 yıldan fazla bir zamandır İstanbul adını alan Konstantinapolis'inin, kendine özgü tılsımı, gizemi, çözümü olanaksız entrika formülleri karşısında, hangi topraklardan ve hangi ulustan olursa olsun her ölümlü, bir anda büyülenip cin çarpmışa dönüverirdi de, işin garibi hiç kimse bunun farkına bile varamazdı.

***

İstanbul'da; Boğaziçi'nde
Bir Fakir Orhan Veli'yim;
Veli'nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde.
Urumeli Hisarı'na oturmuşum
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum:
İstanbul'un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanır hicran yaşları
Edal'ım;
Senin yüzünden bu halim.
İstanbul'un orta yeri sinema;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
El konuşur, sevişirmiş; bana ne?
Sevdalı'm;
Boynuna vebalım!
İstanbul'da Boğaziçi'ndeyim;
Bir garip Orhan Veli,
Veli'nin oğlu;
Tarifsiz kederler içindeyim.

Orhan Veli Kanık

Ümit Oğuztan

TÜM YAZILARI

Haber Dükkanı büyük