Kelepirci 60
Ümit OĞUZTAN
Ümit Oğuztan

Mutsuz aşklar...

info@haberdukkani.com 15 Haziran 2010 Salı

Bilinen bir öyküdür:
Arenada bütün şövalyelerin aşık olduğu ve evlenmek istediği güzel prenses kral babasıyla yanyana oturuyor, çevreleri genç ve yakışıklı şövalyelerde dolu, hepsi küçük bir "tebessüm" için bekliyorlar.

Borazanlar çalınıyor ve aslanlar geniş parlak yeleleri, ince belleri, iri pençeleriyle kükreyerek dolaşıyorlar. Prenses zarif elini saklayan uzun eldivenlerden birini çıkartıp aslanların arasına atıyor, "Kim eldivenimi alıp bana getirirse onunla evleneceğim" diyor.

Müthiş bir sessizlik oluyor, bir anda herkes susuyor. Bir şövalye diğerlerinden ayrılıyor, taş merdivenlerden ağır ağır inmeye başlıyor, parlak çizmelerinin çıkardığı adım sesleri tek tek duyuluyor. Arenaya giriyor, aslanlar hareketsiz ve şaşkın, bu cesur şövalyeye bakıyorlar, o hiç birine aldırmadan eldiveni alıyor, gene adım sesleriyle taş merdivenleri çınlatarak çıkıyor. Eldiveni prensesin kucağına bıraktıktan sonra, kendisine hayranlıkla dönen prensese bir kez bile bakmadan yürüyüp gidiyor.

Nietsche, "Tanrı'yı ve insanları deneme" diyor.

Bizler ise her zaman herkesi deniyoruz!

Emin olmak, güvenmek istiyoruz, sevginin ve bağlılığın her an kanıtlanmasına öyle çok ihtiyaç duyuyoruz ki..

K o r k u y o r u z ..

Kendimizden, sevgimizden, sevdiklerimizden, dostlarımızdan, aşkımızdan hep korkuyoruz. Cesur olmalarını beklediğimiz insanlar karşısında kendimiz tek bir cesaret örneği bile gösteremiyoruz.

Aragon, "Mutlu aşk yoksa, bu aşkın suçu değildir" diyor.

Mutlu olmak istiyoruz. Mutluluğun hakkımız olduğuna inanıyoruz. Ama mutluluğu hak edip etmediğimizi hiç düşünmüyoruz bile..

Bizler, mutlu olmayan aşklar yaşıyoruz!

Mutlu aşkın ne olduğunu ve nasıl yaratılabileceğini hiç sorgulamıyoruz. Mutlu bir aşk destanı yaratacak güçten yoksun olduğumuzu kabul etmiyoruz.

Yalnızca mutlu aşklar yaşayamamış olmaktan yakınıp duruyor, kaderimize lanetler yağdırıyoruz. Mutsuz aşklar yaşamlarımızı çekilmez kılıp anlamsızlaştırıyor. Bir ceset gibi yaşamayı ve yakınmayı sürdürmek, cesur olmaktan çok daha kolay geliyor hepimize...

K o r k u y o r u z!

Korkarak yaşıyoruz.

Ve adına yaşamak diyoruz!

Korkunun bizleri acılardan korumaya yetmeyeceğini hiç düşünmüyoruz. Cesur olmayı bir türlü göze alamıyoruz. Çünkü, cesaretin esasta içtenlikten başkaca bir şey olmadığını bilmiyoruz.

İçten değiliz, içten olmadığımızdan ötürü de hiçbir zaman cesur olamıyoruz.

Cesareti kahramanlara bırakmışız.

Lermontov, "Zamanımızın Bir Kahramanı" adlı eserinde, bütün kadınları kendisine aşık etmekten hoşlanan ama, kadınları sevmeyen birini anlatır.

Yalnız ve sevgisiz adamı..

Peçorin..

Ne kadar da şanslıydı Peçorin, bütün kadınlar onu seviyordu, duyguları çelik bir zırhın içinde hapsedilmiş, dokunulmaz ve yaralanmaz, insafsız, kadınları kendisine aşık edip kaçıyor, kendi duygularının yakalanmasına izin vermiyor.

Ne yazık ki; mutsuz..

Lermontov, 27 yaşında bir düelloda öldürülmüştü ve mutlu değildi. Bir başka eser yazamamıştı. Eserinin kahramanı Peçorin ise bir korkağı temsil ediyordu. Edebiyat dünyasının unutulmaz kahramanlarından birisi olan Lermontov, korkularla örgülenmiş bir kahraman yaratarak tüm insanlığı bu korkak kahramana hayran bırakmıştı. Böylece, tüm insanlığa ayna tutmayı başarmıştı. Kuşkusuz ki aşık bir Peçorin mutlu olur, yalnızlık acısından kurtulurdu. Ama edebiyat kahramanları arasında yer alamazdı.

Biz ölümlüler, karşımızdakilerin bizim için fedakârlıkları ve cesaretleri oranında güçlü olabiliyoruz. Bunun içindir ki, güçlülüğümüzün ardındaki maskede korkaklığımızı saklıyoruz.

Seçmek zorunda kalışımız korkak olmamızdan kaynaklanıyor.

Cesur olmayı başaramadığımızdan seçmek zorunda kılıyoruz.

En akıllı, en güçlü, en zengin, en güvenli olduğumuz anlarda kaybedenlerin safında buluveriyoruz kendimizi.

Kazanırken kaybettiğimizi anlamıyoruz.

Çünkü, yalnızca 'almak' üzerine kurulu yaşamlara şartlandırmışız kendimizi. Almadan mutlu olamayacağımıza inanıyoruz.

Verdikçe kaybedeceğimizi, yalnız kalacağımızı ve mutsuz olacağımızı sanıyoruz.

Verdikçe tüm güvencelerden mahrum kalacağımızı söylüyor aklımız ve mantığımız bizlere.. Ama hangi akıl? Kimin aklı? Hangi mantık? Bizlere bu akıl ve mantık prensiplerini kim öğretti? Bizim gibi korkak olanlar. Korkak olanların mantığı ve aklı ile yaşayıp gidiyoruz.

Herşeyi sınavdan geçirip seçmeye devam ediyor, mutsuz ve yalnız hayatlarda içimizde bastırıp gizlemeye çalıştığımız koskocaman yalnızlığımızla başbaşa yaşıyoruz.

En büyük yarayı kendi ruhumuza veriyoruz.

Sınadıklarımız ve seçtiklerimizle mutlu olamıyoruz.

Neden?

Biz seçmedik mi?

Biz sınamadık mı?

O halde neden mutlu olamıyoruz?

Korkak olduğumuz için..

Cesur olamadığımız için..

Cesur olabilecek kadar içten olmadığımız için.

Herşeyi ölçüyor, tartıyor, düşünüyor, mantık süzgecinden geçiriyor, çevremizdekilerin de görüşlerini alıyor, tüm olasılıkları tekrar tekrar gözden geçiriyor ama, bizleri mutlu yaşamlara götürecek küçücük bir hayat sandalı bile yapmayı başaramıyoruz.

Pascal, "Her seçim bir kaybediştir" derken, haklıydı.

Biz ölümlüler, Pascal'ın bu sözü dile getirmesinden onca zaman geçmiş olmasına karşın, hâlâ bir gerçeği göremiyor, hüzünlü, mutsuz, yaşamlarımızla bitik insan portreleri yaratmaya devam ediyoruz.

Ümit Oğuztan

TÜM YAZILARI

Haber Dükkanı büyük