Kelepirci 60
Ümit OĞUZTAN
Ümit Oğuztan

Savaş tarihinin özeti

info@haberdukkani.com 31 Ocak 2010 Pazar

Savaş tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Avcı-toplayıcı toplumlarda, taştan yontulan ilkel silahlarla yapılan avların yerini, kabileler arasında çıkan anlaşmazlıklarda toplulukların çatışmaları alınca ilk savaşlar başlamış oldu. Akıp giden zamanla birlikte ilkellikten modern yaşama geçişle gelişen teknolojik ürünler; mitolojik tanrıların savaş alanlarındaki yeni ilahları oldular.

II. Dünya Savaşı'nda kullanılan iki atom bombasıyla 100 bini aşkın insan yaşamını yitirirken, geride hastalıklı ve sakat nesiller bıraktı. Yontma taş devrine ait keskin taşlar ve kemiklerden yapılan avlanma amaçlı silahlar, günümüzde yerlerini bir anda yüz binlerce canlıyı yok edebilen nükleer silahlara bıraktı.

Yazı ile birlikte ele alınabilen savaş daha öncesinde de hayvanlara ve doğaya karşı sürdürülmüş, hatta hayvancılıkla geçimini sağlayan topluluklar birbirlerine karşı "verimli otlaklar" için, kaybedenin sürülmesiyle sonuçlanan mücadelelerde bulunmuşlardı. Geçmiş çağlarda silah yapımında henüz madenler kullanılmıyordu. Göğüs göğüse çarpışma değil; uzaktan ilkel tahta silahların kullanılmasıydı savaşın özü.. Bu savaşlar çoğunlukla da insanların yaralanmalarına neden olabiliyordu.

Yazının keşfi, yerleşik toplumsal yaşama geçilmesi insan yaşamına toplumsal savaşları getirdi. İlk savaşlar, M. Ö. 3100-2300 yılları arasında Mezopotamya gibi verimli bir bölgede yerleşik bulunan Sümer kentleri arasında otlaklar, sınırlar ve su gibi konularda çıkan anlaşmazlıklar sonucunda gerçekleşti. Bugün aynı topraklar Ortadoğu olarak adlandırılıyor ve petrol için savaşılıyor.

Tarih olayların otopsi masasına yatırıldığı pozitif bir bilim. İnsanlık tarihi boyunca Mezopotamya (Ortadoğu) paylaşılamamış, hep savaş alanı olagelmiştir. Mezopotamya yerkürenin en verimli alanı olma özelliğini her çağda korumuştur. Madenleri işlemeye başlayan Sümerler de savaşın özünü "silahlar" değil; "organizasyon güçleri" oluşturuyordu. Bakırın işlenmesiyle birlikte ilk "miğferler" yapılmıştı. Bakır ve kalay karışımından elde edilen tunç ise ilk baltaların yapımında kullanılmıştı. Sümer Krallığı, koşularıyla başlayan ve sınırları daha da genişleyen savaşlar gerçekleştirmişti, tarih sahnesinde kaldığı süre içinde; tunçtan yapılan baltalar ve madeni zırhlar savaş gereçleri olmuştur.

M. Ö. 2000'li yıllarda tarıma geçilmesiyle birlikte ve M. Ö. 4000'li yıllarda artık iyice ehlileştirilmiş olan atlar savaş arabalarını çekmeye başladı. Saldırılara açık bir konumdaki Mezopotamya'da her an savaşa hazır bir ordunun gerekliliği ortaya çıkmıştı. Aynı dönemde yağmacı ve savaşçı toplumlara bir savunma stratejisi olarak da ilk kaleler inşa edilmişti.

Firavun III. Ramses'in askerleri ile deniz kavimleri arasında ilk deniz savaşları sahnelendiğinde tarih: M.Ö. 1886'yı gösteriyordu..

İlk gerçek uzun mesafe düzenli ordusunu Asurlular kurmuştu. Ölümlü ve savaşçı insanlık, merkezden 480 km. uzağa gidebilen bu orduların hızına, içten yanmalı motorların ortaya çıkışına kadar erişemedi.. M.Ö. 8. yüzyılda gücünün doruğuna ulaşan Asur ordusu etnik ayrım yapmadan asker toplanan ilk ordu olma özelliğine sahipti. Böylece Asurlular askeri bürokrasinin temellerini de atmış oldular. Asur ordularının temel gücü ise "savaş arabaları" olmuştur.

Toplumlar akıp giden ve sürekli değişim gösteren zamanla birlikte "savaş kültürünü" yarattılar. Daha önce atlar ve savaş arabalarıyla başlatılan bu kültüre, Asurlular askeri bürokrasiyi getirmiş, Romalılar da bunu geliştirmiştir. Yunanlılar yaya (piyade) olarak ölesiye savaşma olgusunu getirmiş, Araplar ise savaşa "fikir" gücünü katmışlardı.

Bozkırlardan çıkan Moğollar, kısa sürede uygarlıkları fethederek büyük bir imparatorluk -Dünya'nın ilk süper gücünü- kurmayı başardılar. Cengiz Han'ın 1190'da Moğolistan'daki kabileleri birleştirmesiyle başlayan hareket; Kuzey Çin, Kore, Tibet, Orta Asya, Pers ülkesi, Kafkaslar, Anadolu ve Rus prensliklerini ele geçirerek, İtalya ve Fransa'ya değin istila edip ele geçirmişti. Moğollar kuşaklar boyunca Hindistan'a saldırdı. Cengiz Han, orduyu "onluk", "yüzlük", "binlik" gruplara bölüştürdü ve sonunda 95 tane "binlik" gruba ulaştı. Böylece çağdaş Batı sisteminde görülen bölüklerin alaylara bağlanmasının temellerini atmış oldu. Cengiz Han ve oğulları kabileler üzerinde çok sıkı bir disiplin kurdular. Bir savaşçının silah arkadaşını savaş alanında terk etmesi ölümle cezalandırılıyordu. Bir komutanın emrindeki ordudan tek bir askeri esir bırakması, nihai zafer kazanmış olsa bile affedilmeyecek ve ölüm cezasıyla cezalandırılmasına yetecek büyük bir suç oluşturuyordu.

Savaş ve düzenli ordu kültürünün yaratıcılarından olan Cengiz Han, iyice hesaplamadan asla saldırmaz ve seçtiği kurbanlar hakkında herşeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenmek isterdi. Bunun için de geniş bir casusluk şebekesi kurmuştu. Silahları kadar beyinleri de savaş kültürünün gelişmesine yönelik kullanan Moğollar, kesin zafer kazanma yöntemleri uyguladıklarından, günümüze değin kendilerinden söz ettirmeyi başardılar.

Feodal dönemlerde orduya asker yetiştirilmesi karşılığında devletler toprak dağıtmıştır. 15. yüzyılda barut kullanılmaya başlandı, böylece aynı yüzyılda "top teknolojisi" gelişmiş, okların yerini tahrip edici ateş gücü olan gülleler almıştır. Fransızlar ile Osmanlılar düşmanlarının savunmalarına ağır top ateşleriyle cevap verdiler. Ancak toplar çok büyük ve ağırdı. 16. yüzyılla birlikte barutlu silahlar gelişti ve yaygınlaştı, daha hafi ve atış gücü daha yüksek olan toplar, yalnızca savaş alanlarında kullanılmaya başlandı.

Batı'nın düzenli orduları 17. yüzyılda "üniforma" giymeye başladılar. Eğitim, disiplin, mekanik, bilimsel topçuluk, stratejik savaş taktikleri, 16. Ve 17. yüzyıllardaki savaş karmaşalarını deneysel biçimden daha farklı bir hale dönüştürdü. 1700 yılında silahların aldığı şekil, 150 yıl boyunca hiçbir değişikliğe uğramamıştır. 18. yüzyıl, orduların üç unsuru olan top, tüfek ve atlar; meydan savaşlarına garip bir dengesizlik getirmişti. Her seferinde üniformalı piyadeler, sık saflar halinde yerlerini alıp ateş ettiler, top sesi altında geri çekildiler ve arasıra süvarileri geri püskürtüp bazen de onlardan kaçtılar. Savaşların kararsızlık havasını gidermek için, Avrupa orduları, geleneksel savaşçı niteliklerine sahip kişileri de ordularına almaya başladılar. Onların belirli bir düzene uymayan yöntemlerinin üniformalı askerlerin, askerlik yönlerini arttıracağını umdular. Bu askerlerin siyasi savaş dengelerini değiştirecek kadar çok değildi ama, savaşa alınmaları gelenek haline dönüşerek 19. yüzyıla değin sürdürüldü.

18. yüzyılın kararsız barut döneminden I. Dünya Savaşı'na gelindiğinde hem askerlerin bireysel silahları he de onları destekleyen top ve makineli tüfeklerin ateş ve atış gücü yüzlerce kez artmıştı. I. Dünya Savaşı'nın yüksek komuta düzeyinde ateş ve atış gücü, cepheleri kımıldanamaz hale getirdi. I. Dünya Savaşının ordularında toplumun her sınıfından insan yer aldı. Savaşta Fransa 1.700.000, İtalya 600.000, İngiltere 700.000 ve Almanya 2.000.000'den fazla askerini yitirmişti.

Bir saldırı aracı olarak uçak ilk kez 1912'de Türklere karşı Libya Savaşı'nda İtalyanlar tarafından kullanılmıştı. I. Dünya Savaşı'nda ülkeler birbirlerini uçaklarla bombaladılar ve denizaltılar kullandılar.

II. Dünya Savaşı'nda Hitler, bin bombardıman uçağına sahip olan yeni "hava kuvvetleri"ni devreye soktu. Alman Hava Kuvvetleri, 1940'da Londra limanını yıkmış, Thames nehrinin iki yakasında kentin geniş alanlarını yerle bir etmişti. Alman tankları Leningrad ve Moskova kapısına kadar dayandı. Amerika'nın 6 Ağustos 1945'de ve 9 Ağustos 1945 tarihinde Hiroşima ve Nagasaki'ye attığı iki atom bombasıyla 103.000 kişi öldü, nesiller boyu süren sakatlıklar ortaya çıktı. Böylece ABD'nin ilk kez kullandığı atom bombasıyla insanlık tarihinin en büyük trajedisi kayıtlara geçmiş oldu.

Sanayileşme getirisinin büyük bölümü, bundan yararlanan ülkelerin askerleşmesi için kullanıldı. Yoksul dünyada savaş rüzgarları esmeye başlayınca ülkeler askerleşme hareketine ağırlık verdi. Silah üretimi ve satın almanın inanılmaz bedelleri en zengin ülkeleri bile ekonomilerini alt/üst etmeye başlamıştı. Savaş kültürü, savaş teknolojisini yaratırken; savaş ekonomisi doğdu.

Atom bombaları, kitle imha silahları ve sonu gelmeyecek olan yüksek savaş teknoloji savaşı, insanlığı felaketine doğru hızla yaklaştırırken, geniş sivil halk yığınları kendi kaderleri üzerinde söz hakkını yitirdiler. Demokrasi, adına savaş denilen ölüm, kan ve gözyaşını yok edemedi. Geniş sivil halk yığınlarının özgür iradesini en iyi temsil eden demokrasi bile kendisini koruyabilmek için savaşmak zorunda kaldı.

Günümüz savaşları; ekonomi, kültür, sanat, bilim, ticaret ve sosyal alanlarda da çok çeşitlilik göstererek sürmekte. Artık savaş alanlarının içinde yaşam sürdüren insanoğlu, her alanda bu savaşların birer "kurbanı" olduğunun farkında bile değil.

Çok özet olarak sunduğumuz "savaşın tarihi" ölümlü insanın, "Hayır" demesi gereken trajediler, zulümler ve vahşetler antolojisinden başkaca bir şey değil. Ve ne acıdır ki; insanlık yok ederek, yakıp yıkarak gelişme (!) gösterebilmiş, bugünün modern dünyasını yaratmıştır. Bu modern dünyanın gerçekleri arasında; olmaması gereken "savaş" yani insanın insanı topluca katletmesi de vardır.

İlkellikten kurtulduğunu savunan modern çağın -modern karanlık Ortaçağ- insanlığı günümüzde hala savaşmakta! O halde modern dünyanın insanlarının, ilkellikten ne ölçüde kurtulduğunu bir kez daha düşünmesi gerekmiyor mu?

Ümit Oğuztan

TÜM YAZILARI

Haber Dükkanı büyük