Kelepirci 60
Ümit OĞUZTAN
Ümit Oğuztan

Yaralı demokrasi ve sansür

info@haberdukkani.com 06 Kasım 2010 Cumartesi

Demokrasi açısından TCK 214, 216, 217, 218, 220, 226, 305, 312, 314 ve 318 sorunlu maddeler.

Gazetecilere yönelik olarak açılan dava sayısı 4 bin 91!!!

Tüm dünya aynı fikirde birleşiyor: "Türkiye'de basın baskı görüyor"

Basın, "düşüncenin ifadesi özgürlüğü" yoksunluğundan yakınıyor.

1990'lı yıllarda kale aldığım üç belgesel roman toplatıldı, mahkemeler "yakılarak imha edilmesi kararı"nı verdi. Ayrıca Yaprak yayınlarının sahibi Mehmet Çerçi ile beni ağır para cezaları ödemeye mahküm etti. O yıllarda bu çok ağır sansür uygulama ve kararlarına basından birkaç cılız haber dışında ses çıkmadı. Çünkü belgesel romanlarımın kahramanları içinde güçlü çevrelerden portreler yer alıyordu. Romanlarımın yakılarak imha edilmesinden en çok basın sektörü mutlu oldu. Düşüncenin ifadesi özgürlüğü, bir eserin roman olarak kabul edilebilmesinin en baş koşulunun "hayatın ta kendisi"olması esası unutuldu. Yok var sayıldı.

Her üç belgesel romanım da bu topluma tutulmuş birer kristal aynaydı. Kırıldı...

Yine o dönemde yazı dizileri yazdığım gazeteler her gün üst üste toplatıldı, davalar açıldı ve gazeteler ağır para cezaları ödemeye mahküm edildi. Tabi gazetenin yazıişleri müdürü de payına düşen cezalara çarptırıldı.

Böyle başladı mümtaz Türk basını marifetiyle Ümit Oğuztan'ı yok etme, çürütme ve iftira kampanyaları..

Basının özgürlük savunucularından "TIK" çıkmadı hiç.. Bu günlerde "ifade özgürlüğü" diye, yırtınanlar acaba o günlerde ne yapıyorlardı? Sağır mıydılar? Kör mü olmuşlardı? Neydi onları susturan güç? haydi biri çıksın da açıklasın bakalım; öğrenelim.

Bugünün kabadayı gazetecileri, o günlerde neden "sansür" ve "Engizisyon"a efelenmediler? Günümüzde basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve sansür çığlıkları atanların samimiyetine inanayım mı, yoksa sadece "siyasi tavır" olduğunu mu düşüneyim? Siz benim yaşadıklarımı yaşamış olsaydınız, nasıl düşünürdünüz?

Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındım ve tutuklanıp 20 ay Silivri Kapalı Cezaevi'nde yattım. Hiç sesim çıkmadı. Mahkemede yargılanırken ne şov yaptım ne de davayı izlemeye gelen şovmenler tarafından alkışlandım..

Cezaevinde yargılama süreci devam ederken (bu arada sorgu süreci de devam etmektedir) kitap yazmadım. Tahliye olduktan sonra da kitap yazmadım, televizyon ekranlarını dolaşıp yakınmadım.

Ergenekon sanıkları yargı sürecinde sürekli kitap üretiyorlar, basına mektuplar gönderiyorlar, Ergenekon davasında avukatlık yapanlar bile kitap yazıyor.

Aleyhimde basında yer alan iftiralarla dolu hiç bir habere karşı dava açmadım. Hiç bir gazeteciyi düşman olarak görmedim. Oturup kitap yazmaya gerek duymadım. Savcılık makamının önüme koyduğu iddianameye karşı kendimi savundum sadece.. Şu an tutuksuz yargılanan bir Ergenekon sanığıyım. Benim açımdan akıbetim ne olur henüz meçhul. Karar verecek olan hukuk. Bizlere düşen kararı efendice beklemek; adalete ve hukuka sığınmak; sonuna kadar da güvenmek.

Adı "28 Şubat" olarak anılan dönem henüz başlamamıştı. Necip Türk basını manşetlerine Müslüm Gündüz ve Aczimendiler Tarikatı'nı taşımaktaydı. Televizyonlar sıkça Müslüm Gündüz ile Aczimendi Tarikatı'yla ilgili haberler yayınlıyorlardı.

Medya'nın baş gündemi "irtica" idi..

Bir gün televizyonların ana haber bültenleri Müslüm Gündüz&Fadime Şahin'in yatak odası baskınını yayınladı. Ve Fadime Şahin'in göz yaşlarıyla Türkiye bir anda sarsıldı! Medya "Laiklik" esasına şiddetle sarıldı. kalemşörler adeta birer savcı kesilmiş, infaz üzerine infaz uygulamayı Basın Meslek İlkeleri ve Etik Kuralları hiçe saymayı göze alarak "laiklik" ilkelerini hatırlatıyorlardı topluma ve kamu görevlilerine..

İşte o günlerde Ali Kalkancı ve eşi Emire Ersoy'la ilgili haber yayınlamıştım. Ne olduysa oldu bir anda tüm basın yayın kuruluşları Ali Kalkancı ve eşiyle ilgili haber yayınlama yarışına soyundu. Yıllardır çeşitli basın yayın kuruluşlarında onca habere imza atmıştım ama Necip Türk Basını hiç birisini görmemiş, manşetlerine taşımamıştı.

Ne olmuştu?

Ali Kalkancı ile eşi Emire Ersoy'u yıllarca basın yayın organlarının manşetlerinde, televizyonların ana haber bültenlerinde tutan neydi? Altı üstü din istismarcısı bir kişiydi Kalkancı ve yasalar gereken cezayı vermişlerdi. Basının anlı şanlı isimleri ve Genel Yayın Yönetmenleri neden bu haberi yıllarca gündemlerinde tutmuşlardı? Benim yıllardır yaptığım diğer haberler çok daha önemsiz miydi? Neden hiçbirisi Türk medaysını bu kadar ateşlendirip ayağa kaldırmamış, hiç dikkatlerini çekmemişti?

O gün büyük gazetecilik başarısına imza atan Ümit Oğuztan'ı Ergenekon'dan Silivri'ye kapatıldığında ilk taşlayanlar ne acıdır ki yine onlar oldular.. Neydi kafalarının içindeki hesap.. Kendilerini kurtarmak isteyenler Oğuztan'ı günah keçisi seçmiş olmasınlar..

Ali Kalkancı ile Emire Ersoy benim için sıradan bir haberdi sadece.. Benim bir din istismarcısı haberim üzerine bina kuranlar kimlerdi? Ve neden o günlerde o haberleri yayınlayanlar "28 Şubat" sürecinden sorumlu tutulup "günahkar" görülmediler; neden ben?

Ümit Oğuztan'ı "28 Şubat'ın mimarı gibi gösterimeye özel bir çaba sarfedenler kimlerdi?

Hayatımda hiç görmediğim, tanımadığım Fadime Şahin'in gözyaşlı haberlerini ben yayınlamışım gibi gösteren cin fikirliler kimlerdi?

"28 Şubat'ın düğmesine ben bastım" diye, şişinen haber yayın yönetmeni şimdi neden sus pus?

Benim samimi gazeteciliğim,  haberciliğim kimler tarafından senaryolarına uygun görülmüştü?

Her neyse bu sorulara yanıt vermesi gereken ben değilim ki..

Dünya Türkiye'nin yaralı demokrasisini tedavi etmesini istiyor. Bu konuda dayatıyor.. Türkiye, kendi yaralarını saracak ve tedavi edecek; Dünya bu konuda dayatmasa bile..Çünkü; halk Demokrasi, daha çok demokrasi istiyor ve bunu da hak ediyor.

Ümit Oğuztan

TÜM YAZILARI

Haber Dükkanı büyük