Kelepirci 60
Ümit OĞUZTAN
Ümit Oğuztan

Yıldızlar parıldarken gökyüzünde

info@haberdukkani.com 19 Eylül 2010 Pazar

Katiller dolaşıyordu peşimde...

Bilmem kaç yıl geçti! Geçmiş yıllarda bazı akşamlar, omuzlarımda genç bedenimin hiç duyumsamadığı günün yorgunluğuyla, gazeteden çıkar, ince uzun bacaklarım üzerinde parke taşlarında zıplaya zıplaya Babıali caddesinden Sirkeci'ye inerdim. Sahil boyunca birbiri ardına dizili iskelelerin önünden geçerek Eminönü'ne ulaşırdım. Rıhtımda sıralı sandallardaki mangallardan tüten dumanlar arasında, tüm meydanı kaplayan denizin tuzlu yosun kokusuna karışan imrendirici balık kokularını soluyarak, ekmek arası balık yerken; Karaköy rıhtımına yanaşıp ayrılan vapurların masmavi Marmara denizini köpürtmesini seyre dalardım. Umut doluydu yüreğim, mutluydum. Hem de çok mutlu..

Dün akşam ilerlemiş saatlerde, yeni Galata köprüsünün altında açılan dükkanları merak ettiğim için, Eminönü'ne gittim. Gitmişken de Eminönü rıhtımına halat atmış bir tekneden balık ekmek yedim. Teknenin üzerindeki tentede "Tarihi Eminönü Balıkçısı" yazıyordu. Eskiden sandallarda satılırdı balık ekmek ve onların üzerinde "Tarihi" diye bir sözcük yazmazdı. Anladım ki; ben, artık tarih olmuşum! Ah! Bir bilseniz tarih olmak ne kötü bir duygu. Bülent Ecevit, tarih olduğunun bilincinde bir yaşam sürdürdüğünden olsa gerek, artık hiç yüzü gülen fotoğrafları yayınlanmıyor gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında. Bülent Ecevit ile benim aramda çok büyük farklar var elbette ki; ancak en önemlisi benim yüzünde hala zaman zaman gülücükler dolaşıyor.. Bilmem sizler farkettiniz mi, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit'i birbirinden ayıran en önemli özelliklerden birisi Ecevit'e inat Demirel'in yüzünden gülücüklerin eksik olmayışıdır. Belki de Demirel'in altı kere gidip yedi kere gelmesindeki gizem bu noktada gizlidir.

Yeni Galata köprüsü çok çirkin, nerede eski köprünün dantel hafifliğindeki estetik görüntüsü? Her şey gibi o da uçup gitmiş, ne yazık ki... Köprünün altında açılan lokantaları dolaştım, eski köprünün altında da lokantalar vardı. Eski ile yeni fotoğraf arasında çok büyük farklar vardı. Eski dönemin fotoğrafı sımsıcak bir kaynaşma, yeni dönemin fotoğrafı ise; soğuk bir yalnızlık yansıtıyor. Masalarda oturmuş bira içenler yalnız, küskün ve mutsuzdular. Tek tük çiftlerin masalarında mum ışığı parıldıyordu ama, çiftlerin yüzlerinde umut ve sevgi, birbirlerine sımsıkı sarılmış dans etmiyorlardı. Belli ki; taraflar birbirlerine cennetin değil, belli etmeksizin cehennemin kapılarını açmaya hazırlanıyorlardı. Bakışlar yorgun, umutsuz; omuzlar çökük, gözler ürkek, eller birbirlerinin sımsıcak avuçlarında eriyeceğine, Amerikan sigaralarını tutmaktan başkaca bir işe yaramaz görünüyorlardı.

Artık Eminönü'deki rıhtımlardan kalkan vapurlardan ne simsiyah vapur dumanı yükseliyordu ne de sandal ve motorlardan yol istemek için, sıkça öterken insanın ciğerlerini sallayan vapur kornaları duyuluyordu. Her yanda dağlar gibi birikmiş çevreye pis kokular saçan çöp dağları ile kucaklaşmak zorunda kalan Haliç üzerindeki Galata köprüsü, inci gerdanlık gibi parıldamıyordu. Eminönü meydanında insanlar, sanki birer ceset gibi amaçsız ve umutsuzluk içinde bilinçten mahrum olarak dolaşıyorlardı. Bir insan olarak, onca insanın bu hali yüreğimi parçaladı. Yaşadığının bilincinden yoksun bırakılmış bunca insanın varlığı acaba bir ülkeye ne kazandırabilirdi ki?.. Bu insanların ülkeye, ailelerine ve kendilerine yararlı olabilmeleri olası (mı?) Elbette ki, hayır..

Siyasetin entrika labirentlerinden topluma ayna tutması gereken Medya'dan yansıtılan Derviş'in siyasi manevra bombardımanı altında iyice sersemlemiş halkın kendisini, Eminönü meydanında ya da bu ülkenin herhangi bir kentinin meydanında görebilmeniz mümkündür. İnsanımız öylesine aptallaştırıldı ki; onları tanımakta güçlük çektiğinizden adım kadar eminim. En yakın çevrenizdeki insanları bile tanımakta oldukça zorlandığınızı ve sıkça sürtüşmekte olduğunuzu biliyorum. Bunun tek bir nedeni var: aptallaştırıldılar, şaşkına döndürüldüler ve ne yaptıklarının, ne söylediklerinin bilincinden yoksun hale getirildiler. Biliniz ki, artık hepsi birer cesetler. Ruhlarını yitirdiler. Hepsi yitirdikleri ruhlarını arıyorlar...

Yerkürenin bir parçası Türkiye'de tüm olup bitenlere inat, yıldızlar parıldarken gökyüzünde; katiller dolaşıyordu peşimde... Onları karanlıktan çıkartıp aydınlığa ulaştırabilmek istedim. Fakat, onlar yalnızca karanlıkta yaşam bulabilenlerdi. Eğer karanlıktan aydınlığa çıkacak olsalar, o anda ilkel yaşamları son bulurdu. Bunu bildiğimden, onları kör karanlık, ilkellik ve yalnızlıklarıyla başbaşa bırakıp ayrıldım Eminönü meydanından. Onlar adına umutsuz ve mutsuzdum. Hem de çok mutsuz.. Katiller ise; karanlık labirentlerde ruhlarını yitirmiş taş devri döneminin cesetleri olarak dolaşıyorlardı... Onlar için mutluluk veya mutsuzluk diye bir duygu yoktu. Çünkü, onlar birer katildiler ve hiç bir şeyle yetinmeyenlerdi. Onlarla bir daha ne zaman ve nerede karşılaşacağımı hiç bilmiyorum. Ama, eminim ki; katiller benimle bir daha ne zaman ve nerede karşılaşacaklarını çok iyi biliyorlar. Onların bilmedikleri bir şey var, bende zamanın gizeminde saklı...

Seviyorum doğduğum, büyüdüğüm ve ömrümü tükettiğim kent İstanbul'u.. Babam, anam ve ailemin tüm fertleri bu kentin toprağına karışıp toprak oldular. Onlardan geride bir ben kaldım. Bir de kitaplarım.. Ben de bu kentin toprağına karışıp toprak olabilmeyi çok istiyorum. Bunu İstanbul'u sevdiğim kadar çok istiyorum. Zamanı Tanrı bilsin istiyorum. Benden bir tek kitaplarım kalacak zamana... Ben, yenik düşeceğim adına ömür denilen zamana. Ne var ki; kitaplarım yenik düşmeyecek zamana. Yenilen zamanın kendisi olacak bu gerçeği bilmenin mutluluğundan başkaca hiçbir şey yok elimde. Bu da bana fazlasıyla yetiyor. Ya siz, acaba sizler ne ile yetiniyorsunuz? Ya da ne ile yetineceksiniz?..

Bilmelisiniz ki;
Gelecek sizlerin tavrında gizlidir...

***

Bu yazı akıp giden zamandan bugünlere yansıyan gerçekler içerdiğinden yeniden yayınlanmıştır. Şaka gibi algılanmaması dileği ile...

Ümit Oğuztan

TÜM YAZILARI

Haber Dükkanı büyük