Sıfır Atık: Bir sosyal sorumluluk hareketi ve Su diplomasisi: Sınır aşan sular

Sıfır Atık: Bir sosyal sorumluluk hareketi ve Su diplomasisi: Sınır aşan sular
19 Eylül 2023 Salı, 11:07 Sıfır Atık Projesi'nin asıl hedefi atıkların önlenmesi ve azaltılmasının yanı sıra etkin bir atık toplama sisteminin kurulması, geri dönüşüm ve daha iyi bir gelecek için kaynakların daha sürdürülebilir bir şekilde kullanılmasıdır.

İstanbul

Dr. Valeria Giannotta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan inisiyatifinde başlatılan Sıfır Atık Projesi'ni, projeye BM ve diğer devletler tarafından gösterilen ilgiyi ve projenin şimdiye kadar sağladığı tasarrufu yazdı.

***



"Tek dünya, tek aile, tek gelecek" başlığı altında dünyanın en büyük 20 ekonomisinin liderlerini sürdürülebilir bir gelecek için en iyi uygulamalar ve ortak eylemler konusunda tavsiyelerini paylaşmak üzere bir araya getiren G20 Zirvesi'nde perde kapandı. Bu çerçevede Türkiye, iklim değişikliği, biyo-çeşitlilik kaybı ve kirlilikten oluşan üçlü gezegen kriziyle mücadelede küresel dayanışmayı teşvik eden çabalarıyla öne çıkıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Sayın Emine Erdoğan'ın başlattığı 'Sıfır Atık' projesi çatısı altında gezegene yönelik duyarlılık, hızla uluslararası en iyi uygulama ve ilham kaynağı haline gelmiştir.

Sıfır Atık Projesi

Hindistan'ın dönem başkanlığında düzenlenen son G20'de gezegenin önemi, çevresel bozulmanın durumu ve iyi uygulamaların hayata geçirilmesi yoluyla gezegenin korunması ihtiyacı konusunda farkındalık yaratmanın aciliyetine vurgu yapıldı. Bu da kaçınılmaz olarak devletler ve başlıca küresel paydaşlar arasında deneyimlerin paylaşılmasından geçiyor. Bu bağlamda Türkiye, daha yeşil ve sürdürülebilir bir gelecek için tasarlanan ve uygulanan Sıfır Atık yaklaşımının en büyük sözcüsü olarak ortaya çıkıyor.

Sıfır Atık Projesi'nin asıl hedefi atıkların önlenmesi ve azaltılmasının yanı sıra etkin bir atık toplama sisteminin kurulmasıyla geri dönüşüm ve daha iyi bir gelecek için kaynakların daha sürdürülebilir bir şekilde kullanılmasıdır. "Sıfır Atık," insanlığın doğayla uyum içinde yaşayabileceği ve sürdürülebilir bir yaşam biçiminin sadece mümkün değil, aynı zamanda sıfır maliyetle elde edilebilir olduğu inancından doğdu. Derin bir sorumluluk duygusunun yanı sıra bir yaşam felsefesinin de temel taşı olan bu fikir, 2017 yılında hayata geçirildi. ''Sıfır Atık'' aslında yeni bir girişim. Ancak proje toplumsal düzeyde hızla kabul gördü ve uluslararası alanda da yaygın kabul gördü. Bu proje, sürdürülebilir bir yaşam tarzını benimseyen, çevreye saygılı ve doğayla uyum içinde hareket eden, ancak her şeyden önce atıkların bir enerji kaynağı olduğunu kabul eden bir sosyal sorumluluk hareketidir ve kısa sürede Türkiye'nin siyasi hedefleri ve uluslararası yükümlülükleriyle el ele giden daha sistematik bir proje haline gelmiştir. Ünlü Yeşil Anlaşma'nın imzalanmasıyla paralel olarak, Sıfır Atık Projesi'nin hedefi 2035 yılına kadar tüm geri dönüştürülebilir atıkların yüzde 60'ını geri dönüştürmektir.

    Eylül 2022'de Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, çok sayıda Devlet Başkanı, Bakan ve BM temsilcilerinin eşleri dünya çapında bilgi ve en iyi uygulamaları yaymayı amaçlayan küresel bir iyi niyet bildirgesi imzalayarak Sıfır Atık Projesi'ni destekledi. Deklarasyonun ardından 14 Aralık 2022 tarihinde Türkiye tarafından sunulan ve 105 ülke tarafından desteklenen "Sıfır Atık" kararı oybirliğiyle kabul edildi.

Ortaya çıkan farkındalık ve en iyi uygulamalar

Sıfır Atık uygulamasının ilk adımı Ankara'da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nda başladı. Uygulamalar daha sonra kademeli olarak kamusal alanlara, hastanelere, okullara, havaalanlarına, alışveriş merkezlerine, tren garlarına, turizm tesislerine ve ticari kuruluşlara yayıldı. Bugün itibarıyla 140 bin kurum ve işletmenin Sıfır Atık Projesi'ni uygulamaya başladığı tahmin ediliyor.

Sıfır Atık, bazı eğitimler aracılığıyla bir zihniyet değişimini de tetikledi. Türkiye'de Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın taahhüdü sayesinde bugüne kadar yaklaşık 18 milyon kişi atıkların geri dönüşümü ve akılcı kullanımına dayalı sürdürülebilir bir yaşam tarzı konusunda eğitim aldı. Kısa sürede somut sonuçlar da alınmaya başlandı. Projenin başlatıldığı 2017 yılından bu yana lisanslı işletmeler 20,4 milyon ton kağıt-karton; 5,4 milyon ton plastik; 2,3 milyon ton cam; 0,5 milyon ton metal; 5,2 milyon ton organik ve diğer geri dönüştürülebilir atıklar olmak üzere yaklaşık 33,8 milyon ton atık işledi. Nitekim, Türkiye ekonomisine kazandırılan toplam atığın 62,2 milyar TL olduğu düşünüldüğünde etkileyici bir ekonomik etki söz konusudur. Bu nedenle, döngüsel ekonomi açısından Sıfır Atık çok önemli bir eksendir. Projeden elde edilen enerji tasarrufu 530 milyon kilovatsaat, su tasarrufu 572 milyon metreküp ve depolama alanı tasarrufu 69 milyon metreküp olarak hesaplandı. Yani proje 3,9 milyon ton sera gazı salımını engelledi; 347 milyon ağaç, 87 milyon varil petrol ve 650 milyon ton hammadde tasarrufu sağladı. Ayrıca, 5 yıllık dönemde geri kazanım oranı yüzde 27,2'ye yükseldi ve toplam 65,2 milyar TL tasarruf sağlandı. Kapsamlı bir perspektiften bakıldığında Türkiye, Yeşil Kalkınma Girişimi ve ilgili 2053 Net Sıfır Emisyon Hedefi'nde önemli bir adım attı.

    Sıfır Atık Projesi'nin asıl hedefi atıkların önlenmesi ve azaltılmasının yanı sıra etkin bir atık toplama sisteminin kurulmasıyla geri dönüşüm ve daha iyi bir gelecek için kaynakların daha sürdürülebilir bir şekilde kullanılmasıdır. "Sıfır Atık," insanlığın doğayla uyum içinde yaşayabileceği ve sürdürülebilir bir yaşam biçiminin sadece mümkün değil, aynı zamanda sıfır maliyetle elde edilebilir olduğu inancından doğdu. Derin bir sorumluluk duygusunun yanı sıra bir yaşam felsefesinin de temel taşı olan bu fikir, 2017 yılında hayata geçirildi.

Uluslararası kabul görmüş örnek uygulamalar


Bu vizyon ve büyük atılımlar ışığında Türkiye tüm dünya ülkeleri için ilham kaynağı oluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan da kadın liderliği konusunda rol-model olarak kabul ediliyor. Nitekim Eylül 2022'de Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, çok sayıda Devlet Başkanı, Bakan ve BM temsilcilerinin eşleri dünya çapında bilgi ve en iyi uygulamaları yaymayı amaçlayan küresel bir iyi niyet bildirgesi imzalayarak Sıfır Atık Projesi'ni destekledi. Deklarasyonun ardından 14 Aralık 2022 tarihinde Türkiye tarafından sunulan ve 105 ülke tarafından desteklenen "Sıfır Atık" kararı oybirliğiyle kabul edildi.

Ayrıca, ''Sıfır Atık Konusunda Akil Kişiler Danışma Kurulu'' oluşturuldu. BM Genel Sekreteri Guterres, Emine Erdoğan'a başkanlık teklifinde bulundu. Geçtiğimiz temmuz ayında Emine Erdoğan'ın başkanlığında ilk toplantısını gerçekleştiren kurul, önümüzdeki 3 yıl boyunca farklı ülkelerde ve farklı sektörlerde iyi uygulamaların yaygınlaştırılması ve başarı hikayelerinin paylaşılması kapsamında yılda 2 kez toplanacak.

30 Mart günü de ''Uluslararası Sıfır Atık Günü'' olarak ilan edildi. Bununla birlikte, diğer BM kuruluşları ve uluslararası kurumlar da Sıfır Atık Projesi'nin önemini ve etkinliğini kabul ediyor ve okyanusları ve denizleri çöpten arındırarak korumaya çalışan mavi faktörüne atıfta bulunuyor.

Dolayısıyla, Sıfır Atık Projesi'nin uluslararası bir hareket, uluslararası bir en iyi uygulama ve küresel bir politika haline gelmesi Türkiye'nin ve özellikle de Sayın Emine Erdoğan'ın vizyonu sayesindedir.

[Dr. Valeria Giannotta, İtalyan akademisyen ve siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler uzmanıdır. Yazar aynı zamanda CeSPI Türkiye Gözlem Merkezi Koordinatörüdür.]

Su diplomasisi: Sınır aşan sular

19'uncu yüzyılda sulamanın yaygınlaşması örneğinde görebileceğimiz gibi, sınır aşan nehirlerin tüketim amaçlı kullanımının artmasıyla birlikte birçok devlet, sınır aşan su kaynakları üzerinde karşılıklı egemenlik ve kullanım hakları iddia ediyor.

İstanbul

Prof. Dr. Ayşegül Kibaroğlu, AA'nın "su" konusundaki dosya haberinin sekizinci bölümünde, sınır aşan suların diplomaside yerini, sorunlu alanları ve devletler arası müzakere süreçlerini yazdı.


***

21'inci yüzyılın en önemli sorunlarından biri, dünyadaki sınırlı tatlı su kaynaklarının yönetimi ve tahsisidir. Bu su kaynaklarının önemli bir kısmı sınır aşan nitelikte olduğundan ve birden fazla ülkenin siyasi sınırlarını aştığından, sorunun karmaşıklığı yıllar geçtikçe artış gösterdi. Mısır, Etiyopya, Kenya, Ruanda ve Sudan gibi kıyıdaş devletler, sınır aşan su anlaşmazlıklarını ele alırken çoğunlukla egemen devletlerin ulusal çıkarlarının ve kimliklerinin birbirlerine karşı temsil edildiği süreçleri ve kurumları içeren su diplomasisi mekanizmalarını tercih ediyor.

Devletlerin egemenlik iddiası

Bir yandan devletler, su anlaşmazlıklarının yaşandığı yıllar boyunca sınır aşan su politikalarının şekillendirilmesinde ve su diplomasisinin yürütülmesinde ana aktörlerdir. Öte yandan, kıtlık, kirlilik ve su kaynaklarının paylaşımı konularının uluslararası toplumun dikkatini çekmeye başlamasıyla uluslararası örgütler, uluslararası sivil toplum kuruluşları ve bilim-politika girişimleri de yeni aktörler olarak su diplomasisi süreçlerine katılmaya başladı. Bu aktörlerin su diplomasisine katılımı ile sınır aşan su kaynaklarının yönetimine ilişkin yeni yaklaşımlar, örneğin su kaynaklarının paylaşımı yerine su kaynaklarından elde edilecek enerji, gıda, hizmet gibi faydaların paylaşımı geliştirildi.

19'uncu yüzyılın son çeyreğinden itibaren sulamanın yaygınlaşması örneğinde görebileceğimiz gibi, sınır aşan nehirlerin tüketim amaçlı kullanımının artmasıyla birlikte, birçok devlet sınır aşan su kaynakları üzerinde karşılıklı egemenlik ve kullanım hakları iddia ediyor. Bu söylem ve eylemlerin bir sonucu olarak bir dizi uluslararası teamül hukuku ilkesi benimsendi. Sınır aşan sulara kıyıdaş devletler, bu kaynakların kullanımı, yönetimi ve paylaşımı konusunda çok sayıda ikili ve çok taraflı anlaşma, protokol ve mutabakat zaptı imzaladı. Başka bir deyişle, anlaşma (yazılı) ve teamül (yazılı olmayan) uluslararası su hukuku ilkelerinin yanı sıra geleneksel diplomatik yöntemler, devletler tarafından sınır aşan sulara ilişkin anlaşmazlıkların çözümü için geliştirilen temel araçlardandır.

Orta Doğu'da sınır aşan su anlaşmazlıkları

Orta Doğu, sınır aşan yüzey ve yeraltı su kaynaklarının yönetimi ve iki veya daha fazla ülke arasında tahsisi açısından en zorlu bölgelerden biri olarak kabul ediliyor. Doğal su kaynaklarının kısıtlarına ek olarak bölge, hızla artan ve yer değiştiren nüfus, dengesiz ekonomik kalkınma, düzensiz dağılan sınırlı miktarda su arzı, iklim değişikliği ve değişkenliğinin olumsuz etkileri ve hem devletler içinde hem de devletler arasında zayıf su yönetimi ve tahsisi uygulamaları gibi su güvenliğini zorlaştıran çok sayıda sorundan muzdarip. Bölgedeki suyun yaklaşık yüzde 60'ı uluslararası sınırların ötesine akarak kaynak yönetimini zorlaştırıyor. Bölgenin jeopolitik önemi ve bunun sonucunda ortaya çıkan çatışmalar, Nil veya Fırat-Dicle nehir havzalarındaki çeşitli ortamlarda su kullanımına ilişkin olağan sorunların daha da ağırlaşmasına neden oluyor.

Nil Nehri anlaşmazlığı

Nil havzası dünyanın hidro-politik sıcak noktalarından biri olarak kabul ediliyor ve Nil ülkeleri arasında devletlerarası çatışma olasılığı akademide ve siyaseten bir hayli tartışıldı. 1920'lerin sonlarında Nil havzasında İngiltere'nin tam kontrolü altında sömürgeci su paylaşım anlaşmaları imzalandı. Afrika'da 1950'lerde yaşanan bağımsızlık dalgasının ardından, yukarı kıyıdaş ülkelerin tamamı, bu anlaşmaların içinde en önemlisi olan 1929 Nil Suyu Anlaşması da dahil olmak üzere, tümünü geçersiz ilan etti. 1929 Nil Suyu Anlaşması daha sonra yerini, iki kıyıdaş ülkenin suları sırasıyla Mısır için yüzde 75 ve Sudan için yüzde 25 oranlarında paylaşmayı kabul ettiği, halen yasal olarak bağlayıcı olan 1959 Nil Sularının Tam Kullanımı Anlaşması'na bıraktı. 1959 anlaşmasının yukarı kıyıdaşlardan hiçbiri tarafından kabul edilmemesi su konusunda tekrar eden gerilimlere ve anlaşmazlıklara neden oldu. Dahası, Nil havzası sularına ilişkin gerginlikler, özellikle Mısır ve Etiyopya liderleri arasındaki siyasi söylemlerle sık sık gündeme geldi. Nil sularına büyük ölçüde bağımlı olan Mısır, askeri gücünü ve hegemonik statüsünü, başta Etiyopya olmak üzere yukarı kıyıdaşları Mısır'ın Nil'deki payını riske atacak herhangi bir projeye girişmemeleri konusunda uyarmak için kullandı.

Bu tarihi statükoya meydan okuyan Etiyopya hükümeti, mart 2011'de Mavi Nil üzerinde bir hidroelektrik barajını, yani 6 bin megavat elektrik üreterek Afrika'nın en büyük enerji santrali olması planlanan Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nı (GERD) inşa etme planlarını açıkladı. Barajın Mısır üzerindeki etkisi konusunda endişeler dile getirildi. Barajla ilgili gerginlikler mayıs 2011'de Etiyopya'nın inşaat sürecinin bir parçası olarak Mavi Nil'in akışını geçici olarak başka yöne çevirmesiyle arttı.

Devlet başkanları arasındaki sert söylemlerin ardından Mısır ve Etiyopya dışişleri bakanları bir araya geldi ve barajın inşası konusunda daha fazla görüşme yapma konusunda anlaştı. Dolayısıyla Nil havzasındaki su anlaşmazlığı, tarihi ikili paylaşım anlaşmalarındaki adil olmayan hükümlerle yakından ilgiliydi. Buna ek olarak, yukarı kıyıdaş devletlerden Etiyopya'nın, Mısır'ın hidro-hegemon statüsüne ve genel statükoya meydan okuma konusunda artan kabiliyeti ve arzusu, su konusunda gerginliğe yol açıyor. Bu arada, Nil Havzası Girişimi (NBI) 1999 yılında bölgesel jeopolitik karmaşıklığa gömülü bir nehri paylaşan hidropolitik zorluklara sürdürülebilir teknik, kurumsal, yasal ve siyasi çözümler bulmak amacıyla kurulmuştur.

Fırat-Dicle Havzası

Sınır aşan su meseleleri, 3 büyük kıyıdaş devlet olan Türkiye, Suriye ve Irak'ın Fırat-Dicle havzasında büyük su ve toprak kaynakları geliştirme projeleri başlatmasıyla bölgesel politikanın bir parçası olmaya başladı. Bu bağlamda, 1960'ların başında büyük ölçekli barajlar ve sulama sistemleri başlatıldı. Bu koordinasyonsuz ulusal su geliştirme projelerinin rekabetçi doğası nedeniyle, sınır aşan su kullanımları konusunda anlaşmazlıklar ortaya çıktı ve kıyıdaş devletler anlaşmazlıklarını diplomatik müzakereler yoluyla çözmeyi tercih etti. Ulusal su geliştirme projeleri ilerledikçe, nehir havzası boyunca su arzı ve talebi arasında uyumsuzluklar ortaya çıktı. Kıyıdaş devletler arasında su paylaşımı konusunda sıcak bir çatışma rapor edilmese dahi, yapılan teknik müzakereler havzada adil ve etkili bir sınır aşan su yönetimi için kapsamlı bir anlaşmaya zemin hazırlayamadı.

Fırat-Dicle havzasında kıyıdaş devletler krizleri çözmek için su diplomasisi mekanizmalarını, yani diplomatik müzakereleri tercih ediyor. Krizlerin çoğu, Irak'ın Türkiye ve Suriye'deki barajların inşası ve doldurulmasının etkilerine ilişkin endişeleriyle ilgiliydi. Bu nedenle, üç ülkeden diplomatlar ve teknokratlar, barajların inşası ve doldurulmasıyla ilgili teknik detaylar hakkında bilgi alışverişinde bulunmak üzere düzensiz de olsa birkaç kez bir araya geldi. 1960'lar ve 1990'lar arasındaki dönemde kıyıdaş devletler, nehirler üzerindeki mutlak su haklarını vurgulayarak katı bir tutum benimsediler. 2000'li yılların başında ise devlet temsilcileri, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini ele almak amacıyla çevrenin korunması, su kalitesi yönetimi, su verimliliği, kuraklık yönetimi ve taşkınlardan korunma konularında bir dizi mutabakat zaptı imzalayarak daha ihtiyaç temelli bir yaklaşım benimsediler.

Öte yandan, 1980'lerin başında Fırat-Dicle havzasındaki kıyıdaş devletler, üyeleri arasında her üç kıyıdaş devletten de katılımcıların bulunduğu Ortak Teknik Komite'nin (JTC) kurumsal çerçevesini oluşturmayı başardılar. Ancak kıyıdaş devletler, Ortak Teknik Komite'ye açık ve üzerinde mutabık kalınan işlevler vermeyi kabul etmedi. Aksine, devletler tek taraflı ve koordinasyonsuz su ve arazi geliştirme projelerine devam ettiler ve komite toplantıları sınır aşan su anlaşmazlığının çözümüne etkili bir katkıda bulunmadı. Komite ayrıca, bölgesel su sorunlarının ele alınmasına temel teşkil etmek üzere, devletlerin önceliklerinin ve ihtiyaçlarının belirlenmesi için bir platform da sağlayamadı.

Fırat-Dicle havzasında, özellikle sınır aşan düzeyde su diplomasisi mekanizmaları, farklı çıkarlara ve rekabet halindeki su geliştirme planlarına sahip taraflar arasında uzlaşmaya dayalı çözümlere ulaşmak amacıyla uygulamaya koyuldu. Ortak Teknik Komite gibi resmi kurumların yardımıyla, üst düzey su diplomasisi çerçeveleri, su paylaşım protokolleri ve mutabakat zabıtları, egemen devletlerin ulusal çıkarları ve kimlikleri birbirlerine karşı temsil ediliyor. Bu kurumlar, su ve ilgili diğer kaynakların korunması, etkin kullanımı ve yönetimi açısından çoğu zaman etkili olamamış olsalar da, sınır aşan su meselelerini, sıcak çatışmalara dönüşebilecek sınır güvenliği ve toprak anlaşmazlıkları gibi potansiyel çatışma yüklü konularla karıştırmak yerine meşru ve barışçıl bir alana yerleştirmeye hizmet ettiler. Bununla birlikte, havzadaki sınır aşan suların etkin ve adil kullanımı ve yönetimi için sivil toplum örgütleri ve enerji, tarım ve çevre alanlarındaki özel şirketler ve kalkınmayla ilgili sektörler de dahil olmak üzere ilgili tüm paydaşları kapsayan çok taraflı bir anlaşma rejimi hala mevcut değildir.

[Prof. Dr. Ayşegül Kibaroğlu, MEF Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanıdır.]

Haber Dükkanı
Haber Dükkanı büyük